• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

AH BEYRUT…

11 Haziran 2026, Perşembe 11:36
AH BEYRUT…

“Bin dokuz yüz yetmiş beş yılıydı.
Akdeniz’in omzuna güzel bir kadın uzanmıştı.
Adı Beyrut’tu.
Ailesi oybirliği ile onu particilik benziniyle yakmaya, benzersiz bir barbarlık ve vahşet töreninde küllerini denize savurmaya karar vermişti.”

Böyle anlatır kadın imgesi üzerinden ünlü şair Nizar Kabbani Beyrut’u.

Portakal kokulu sokaklarıyla oryantalist adıyla Orta Doğu’nun, ya da insanlığın ilk medeniyetleri kurduğu coğrafyanın, sırtını dağlara yaslamış, önünde ak köpüklü Akdeniz’i seyreden, bir zamanlar yazarlara ve şairlere ilham vermiş bir şehirdi Beyrut.

15 yıl süren iç savaş bir zamanların Paris’i diyecek kadar her türlü güzelliği ve rezilliği bünyesinde barındıran bu şehri harabeye çevirdi.

400 sene Osmanlı şehri olan liman kenti Beyrut bütün Arap coğrafyasının ve Mezopotamya’nın neredeyse her tür malının gittiği ve geldiği yerdi. Ticaretin yüksek olması insanların refahının artmasına, yabancı tüccarların, gezginlerin uğrak yeri olması hasebiyle her çeşit yeniliğin de ilk olarak arzı endam ettiği bölgeydi.

300 seneye yakın Osmanlı idaresi döneminde neredeyse 72,5 tabir edilecek kadar çeşitli etnisite ve dine mensup insanların birbirlerini boğazlamadan yaşadıkları bu yerdi. Ama Osmanlı sonrası ne huzur gördü ne sükûnet.

İslam ordularının ilk fethettiği bu topraklarda yaşayan İslam dışı inançlara mensup insanların hiç biri 1300 sene zulme ve soykırıma tabi olmadı. Ama 1975 sonrası Dürzi Maruni’yi, Şii Sünni’yi, El-Fetih denilen komünist hücre hepsini, düşman görüp yok etmek için boğazlarına sarıldılar.

19.asırda Osmanlı idaresi ipleri elinden kaçırınca Batılı ülkelerin adeta laboratuvar şehri haline geldi. Misyoner, ajan, provokatör cirit atmaya başladı. Amerikan misyonerlerinin açtığı Beyrut Amerikan Koleji daha sonra Üniversite olarak bölgede Batı kapitalizminin, sömürgeciliğin misyonerlerini yetiştirirken bir taraftan da yüzyıllardır birbirleriyle barış içinde yaşayan çok değişik etnisitelere fitne tohumunu yaymaktan geri kalmadı.

Bunun yanında İslam(!) Devrimi sonrası İslam coğrafyasında mezhebi çalışmalara ağırlık veren İran, Şia yayılmacılığının mücahitleriyle Lübnan’ın kan gölüne dönmesine en çok katkıda bulunanlar arasına girdi.

"Ben sormak istiyorum; öldürülenlerin ne kazancı olacak sonunda, parçalanmış, makaslanmış, yakılmış bir seccadeden?"

Der Nizar Kabbani şiirinde.

Beyrut benim için Yakup Kadri’dir. Makber şiirini yazdıran Fatma Hanım’ın can verdiği şehirdir.

Cumhuriyet sürgünleri başta Osmanoğlu ailesinin bir kısım fertlerinin sığındığı limandır. 153’lükler listesinde olan Yakup Kadri gibi yazarların sırtını yaslayıp satırları kaleme aldığı dağdır.

Mustafa Kemal’e sonsuz itaat edip sonra kadrine uğrayıp ölene kadar Türkiye’ye giremeyen Refet Bele’nin zindanıdır.

Ve aslen Mardinli Süryani bir babanın kızı olan Feyruz’un sesiyle göz yaşları döktüğü Le Beyrut ağıtıdır.

 “Kapısını kapattı Beyrut;
Kendisini sabah akşam el üstünde tutacak ve güzel günlere taşıyacak insanlara.
Sonra bir başına kaldı sabah akşam ve gecelerde...”

50 yıldır birbirlerini katledenler şimdi Siyonist kurşunlarına hedef.

Ve harabeler ülkesi Lübnan’dan geriye kalanları da İsrail yok ediyor.

Ve ben kulaklarımda Feyruz’un kederli sesinden Le Beyrut’u dinler ve umutla uzaklardan burnuma yasemin ve portakal kokularının gelmesini beklerken, kulaklarıma bombalar altında inleyen masum çocukların feryatları, burnuma ise barut kokusu geliyor.

Ah Beyrut…

Beyrut bombalanıyor, Beyrut alevler içinde.

Ve imdadına yetişen yok.

Çünkü İslam’ın hamisi yok.

Osmanlı yıkıldı, imame koptu.

Yerine 50’den fazla devletçik kondu.

Her birinin başına Batı’ya itaat edecek liderler koydular.

Ve bugün viraneye dönmüş Müslüman memleketlerinde çocukların feryatlarına kulak verecek kimse yok.

Ağla Beyrut.

Yüz yıldır ağlayanlar gibi…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.