KIRMIZI FESİN PÜSKÜLÜ VE KADİR MISIROĞLU
25 Nisan 2026, Cumartesi 11:03
Bu yazıda Şeyh Nazım Kıbrısî, Necmi Çiçekçi ve bir çok isim daha var ama ağırlık Kadir Mısıroğlu’nda.
Her zaman tartışılmıştı Kadir abi, tartışılmayı da hakediyordu.
Fakat kendinin tartışmaya hiç tahammülü yoktu; yani o söyleyecek sen yapacaksın, diyecek anlayacaksın!
Vefatından yıllar sonra hayranı olanlara sürpriz; hiiiç kolay biri değildi fakat elbette uzun uzun anlatılmaya değer…
———
Almanya’da sürgündeydi.
Hattın diğer ucundan beni istedi, verdiler. Ahizeyi aldım, kulağıma koydum…
İlk böyle tanışmıştık, telefonda…
Bana, yanılmıyorsam tekrar basılacak olan “Hicret” ismindeki kitabı hakkında bilgi vermişti, kapağını hazırlamam için. Hicret’i hatırlama sebebim ise kendinin de mecburen yurt dışında bulunmak zorunda olmasıydı.
Çizdiğim resmi çok beğenmiş, bunu defalarca söylemiş ve sonra başka kapaklar da tarif etmişti.
❤️❤️❤️
Vilayet Han’ı bilir misiniz?
Osmanlı Hükümeti, Bâb-ı Âlî yani şimdiki İstanbul Valilik binasının önündeki çook geniş meydanın üst yanında kalan binadır.
Sebil Yayınevi ve Ukaz Dizgi buradaydı hatta Osmanlılar Vakfı da burada kuruldu.
Bunu da herkesten önce bana söylemişti…
Onu ilk gördüğüm yer burasıydı ama çok daha öncesi var, evvela onu anlatayım:
❤️❤️❤️
Üsküdar’ın meşhur Selamsız mahallesinin arasından çıkıp Bağlarbaşı’na doğru giden cadde, tarihî karakolun yanından geçer. Bir çok yolun birleştiği küçük meydana bakan yüksek girişli, iki katlı bu taş binanın güneş yönünde Çinili Parkı bulunur. Biz dolmuştan inince, diğer yöndeki yani karakolun gölgesi istikametinde uzayan bir sokağa girip yürümüştük. Annem, babam ve ablam, eski romanlardaki köşklere benzeyen bir ahşap binanın önünde durduk.
Kapıları ve pencereleri yüksekti ve galiba üç katlıydı ve galiba çatı arasında da bir iki oda vardı. Ziyaretçi kabul edilen veya kayıt, görüşme yapılan bir odada oturduk.
Ben o zamanlar dokuz yaşımda filan olmalıyım, ablamla da aramızda da bir o kadar yaş farkı var.
İşte burası ablamın okuluydu. İslâmî eğitim veren, tesettüre de riayet edilen bu kız mektebinin benzerleri o yıllarda ya başka yoktu veya çok azdı.
Buraya “Kadir Mısıroğlu’nun okulu”, yöneticiye de “Kadir Mısıroğlu’nun hanımı” diyorlardı. Müdürmüş… İçeri girip çıkan ablaların başı hep aynı şekilde kapalıydı ve kıyafetleri de birbirinin benzeriydi.
Babamdan ve benceğizden başka erkek görmemiştim oralarda.
Ablam hafta içinde okulda kalır, hafta sonu eve gelirdi. Nişanlanıncaya kadar böyle devam etti.
Yıllaar geçti, ben büyüdüm, Babıali’ye kapılandım, mesleğe karıştım ve Kadir Mısıroğlu adı tekrar gündemime, işte Almanya’dan gelen o telefonla tekrar girdi.
❤️❤️❤️
Necmi Çiçekçi adını duymuşsunuzdur.
Reklamcıdır, lisansı olan bir pilottur ama çoğunuz onu; eski mesai arkadaşım ve sevgili dostum Hanefi Söztutan’ın sözlerini yazdığı "15 Temmuz Demokrasi Marşı"na yaptığı beste ile hatırlar.
1990 öncesi ve sonrasının genç, yakışıklı, dinamik Necmi Çiçekçi’si faal olarak gazetecilik yapıyordu. Bizler Türkiye Çocuk dergisiyle uğraşırken o da “Çiçek” adında haftalık, yarım boy bir ilave hazırlıyordu.
Hanefi bazı yazılarıyla ben de bazı çizimlerimle Çiçek’e katkıda bulunuyorduk. Fakat nazar mı değdi bilmem; her şey yolundayken, ilave çok seviliyorken şoke edici bir haber patladı, herkes konuşuyor! Ne olmuş?.. Çiçek kapanacakmış, Necmi Çiçekçi işten atılmış!.. Gerçekten de buna inanılması çok zordu. Peki sebebi ne miymiş? İlavede verilen yemek tariflerinden biri şarap mı likör mü neyse alkol ilavesi olan tarif ile basılmış!..
Bu bir faciaydı, hele o zamanki okuyucular buna asla müsamaha göstermezlerdi.
…..
Bu kadarla da kalmadı, bir süre sonra Necmi Çiçekçi çok tehlikeli bir kaza geçirecek (1994 yılı 18 Nisan günü, İhlas Holding’in Cağaloğlu yokuşundaki binasının 6. katından) asansör boşluğuna da düşecekti!
Evinde ziyaret ettiğimde henüz koltuk değnekleri olmadan yürüyemiyordu.
❤️❤️❤️
İşte bir gün beni aramıştı Necmi abi, 89 olmalı
“Ben Sebil Yayınevi’nin yanında Ukaz Dizgi’deyim yani Vilayet Han’da. Gelebilir misin senle bazı işlerimiz olacak…”
Kadir Mısıroğlu’nun iki oğlu vardı Sünusi ve Selman ama babaları sürgünde. Dönemin gözdesi bazı makine ve cihazlar alınmış ama bu işler için tecrübe lazım. Toparlasın diye oraya Necmi Çiçekçi’yi getirmişler. Fakat kolay değil, kâr edebilmek için de zaman gerekiyor…
Ben o zamanlar (alt köşesinde tarihî Babıâlî kapısı olan) Alayköşkü caddesindeydim, inerken sağda kalan Sıdıka Batu iş hanında.
Karşımızda (sonradan yıllarca Timaş yayınevi olarak kullanılacak olan) Günaydın gazetesi vardı.
Yakınız yani, lazım oldukça uğramaya, yapılacak işleri halletmeye başladım.
Bir gün hava soğuk, yakalarımı kaldırıp hızlı hızlı Vilayet Han’a geldim üst kata çıktım.
A a, içerisi buz gibi… Daha da enteresan olan; Ayasofya görülen pencereye sırtı dönük halde oturan Necmi abinin üzerinde beyaz bir gömlek var. Kravatı boynunda ama gevşek. Ceketini çıkarıp görünen bir yere asmış üstelik gömleğinin iki kolununu da kıvırıp katlamış…
Ne diyeceğimi bilemedim, sordum da… Dedi ki;
“Birazdan müşteri gelecek. Bizim kalorifer yanmıyor, burayı ısıtamıyoruz. Ben de psikolojik olarak tesir etsin diye, üşümüyormuş gibi yapıyorum!..”
İkimiz de güldük ama işte o zamanlar, böyle ağlanacak hallere düştüğümüz çok oluyordu.
❤️❤️❤️
Kadir Mısıroğlu’nu konuşuyoruz ama söz açılmışken Necmi Çiçekçi konusuna (aslında olan neymiş) devam edeyim:
1980 senesinde Türkiye gazetesinde çalışmaya başlamış. Dört sene Kemah ilavesi çıkarmış (O zamanlar İstanbul’da böyle bölgesel reklam gazeteleri basılıyordu. Kendisi Kemah’a en yakın köylerden biri olan Eskibağlar’dandı hatta ben de bir gezide o köyü görmüştüm.)
Sonra “Çiçek” isimli magazin ekini çıkarmaya başlamış. Genel yayın müdürü rahmetli C. Cem Ertürk, musahhih Ethem Kırçın abi. Kazım Çeliker stajyer, Necmi Çiçekçi ise görünürde sayfa sekreteriymiş.
Kullanılan yemek tariflerinden birinde “bira mayası” yazıyormuş. Tashih yapanlar ve yöneticiler dahil herkesin gözünden kaçmış. İlave basılınca fark eden gene Necmi Çiçekçi olmuş. O an onun halini düşünemiyorum bile!..
“Basılan bütün gazetelerin parasını ben ödeyeceğim, bunlar dağılmasın” demiş. “Tamam” demişler ama bu arada gazeteler dağıtıma gitmiş.
(Belki de bira mayasının sadece “adının” bira olduğu ve tüketilmesi haram-günah olmadığı için, dağıtılmıştır…)
Fakat bu dedikodulara, fitneye Enver abiler çok üzülmüşler. Necmi Çiçekçi’ye de;
“Olur böyle kazalar canını sıkma” diyerek onu Günaydın ve Milliyet gazetelerine göndermiş… Bir müddet oralarda çalışmış. 87’de “Üç boy” adında bir reklam ajansı kurmuş. Bir yıl sonra “Ukaz” ile ortak olmuş ve ajansı Vilayet Han’daki Sebil yayınevine taşımış. Buradaki ortaklık bir yıl sürmüş 89 senesinde Tekstil Teknik dergisi için Enver Abi onu geri çağırmış. 91’de İhlas Reklam Ajansı’nı 1993’te de Basım Tanıtım Ajansı’nı kurmuş.
Yani (84 sonu başlayıp 86’nın ortasında ömrü biten) Çiçek, Necmi Çiçekçi ile birlikte kapanmamış. Büyük ihtimalle, Cemalettin Cem Ertürk, kardeşi Beyit Ertürk ve birkaç kişi, 45 gün hayatta kalacak olan Türkiye’ye rakip, muhafazakar bir gazete “Yeni Haber”i çıkartmak için Günaydın’a gitmelerine kadar basılmaya devam etmiş olmalı.
Burada da ince bir detay var, hepsi rahmete kaldı ama yazmazsam olmaz çünkü herkes biliyordu. Gümbür gümbür televizyon reklamlarında ve duvar afişleriyle, bu gazete “Türkiye’yi Türkiye yapanların gazetesi” imalı kampanyalar yürüttükleri halde Enver abi, Cem abiye;
“Son ana kadar gelebilirsin. Fakat bir sayı çıkartırsan, bir daha seni buraya almam”demişti.
Fakat onu nasıl gaza getirmişlerse, milyon tiraja yürüyen Türkiye gazetesini ayakta tutanların kendileri olduğuna nasıl inandırmışlarsa, büyük bir hevesle o çakma gazeteyi çıkartmıştı ve sadece bir buçuk ay sonra gazete battı, buhar oldu, yok oldu!..
Fakat Enver Abi’nin nasıl bir merhameti varsa, belli bir zaman sonra onlara acıyıp tekrar işe almıştı…
❤️❤️❤️
Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama Kadir Mısıroğlu Türkiye’ye dönebilmiş ve gelip işinin başına oturmuştu.
Onun alametifarikası Osmanlı devrinde yaşıyor gibi giyinmesiydi. Yani sevenlerinin de ondan nefret edenlerin de sebebi aynıydı ve daha teey uzaktan belli oluyordu!
Bordo fesinin siyah püskülü, kulaklarını örten kır ama gür saçları, neşeli sohbetlerde muzip renklere bürünse bile öfkeli hitaplarında simsiyah kararan gözleri, topuzunda gümüş kakmalar olan ahşap bastonu ve ona hafiften bir külhanbeyi havası da veren kunduraları…
Orta odanın penceresi, oturduğu masanın solunda kalır ve oradan bakınca koskoca İstanbul Valiliği yani Osmanlı Hükümeti binası görülürdü.
O dönem, resmiyeti olan her yer ve şey, Kadir Mısıroğlu ve benzeri şekilde ismi duyulanlara sanki bir tehdit unsuruydu! Maalesef ki his de hakikat de böyleydi…
Fakat o “deli” adam cuma günleri abdestini alır, vilayet binasının (geniş meydanın) üstündeki Vilayet Han’dan çıkar, tamamıyla kesme taş döşeli yoldan aşağı, sağa döner (şimdi hemen bitişikteki Fatma Sultan mescidi o zamanlar yerinde yoktu, otuz sene kadar sonra aslına uygun olarak yeniden yapılacaktı) ve bastonunu, yerdeki iri taşlara “tak, tak” vurarak, Hacı Beşir Ağa Camiine giderdi. İster içeride veya etrafı kapalı olan avluda olsun onun görülmemesi mümkün değildi. Takkeli veya takkesiz yüzlerce adam arasında, kırmızı fesi hemen görülürdü.
❤️❤️❤️
Bir gün telefon etti.
“Abdest al buraya gel, seni bir yere cumaya götüreceğim!..”
İşin var mı, demek filan yok. Gel bir yere götüreceğim!.. Yarı mecburiyetten dediğini yaptım, zaten tıfıl zamanlarımdı ve bir yandan da onunla iş yapıyoruz yani.
Bir kaç kişi daha vardı, konuşuyorlar… (Burası, geniş olan salon ve bir oda, basın yayın işi yapılan Ukaz olarak kullanılıyor, kendi oturduğu oda özel ofisi gibiydi, ayrı bir yer de Sebil Yayınevi olarak ayrılmıştı.)
Aşağı indik ve özel bir lüks otomobile bindik. Şoförün yanına biri oturdu. Bana “geç” dedi geçtim ve arkada üç kişi oturduk.
O zamanlar çok da dikkatimi toplamamışım. Nereye gittigimizi hatırlamıyorum ama bir sanayi mıntıkası çok fazla işyerleri olan bir bölgeydi, henüz büyük binalar olmayan bir yer. Üstü inşa edilmemiş bir caminin zemin katı gibi veya içinde belki 500 belki 1000 kişi alacak kadar geniş, bol direkli, üstü kapalı bir alan cami haline getirilmişti. Teferruatı çok hatırlamıyorum. Sağ tarafta öne yakın bir yere geçtik. İlk safta meşhur isimler vardı. Bunlardan biri cübbesi ve büyük sarığı ile Şeyh Nazım Kıbrısî hoca, sonradan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı da yapacak olan iş dünyasında çok etkili bir isim olan Ali Coşkun ve bir de (sonradan BBP’yi kuracak olan, önce MHP sonra MÇP milletvekili) Muhsin Yazıcıoğlu.
Ve o büyük alan ağzına kadar cemaatle doluydu.
❤️❤️❤️
Alışık olmadığım şeylerdi.
Epey ayak üstü sohbet ve el öpme faslının ardından cami boşaldı. Kapının önünde ve yol kenarlarına insanlar birikmişti. Ben bir meraklı çocuk gibi her şeyi izliyordum. Demek ki günün gözdedi Kıbrısî hoca imiş ki bütün dikkatler ona dönüktü.
Camiden çıktı üstünde krem rengi cübbe ve sarığı ile sağ tarafa doğru yürümeye başladı. Her taraf gayet saygılı insanlarla dolu. Bol miktarda kadınlar da var ama onun yürüyeceği yolu dört beş metre kendiliğinden iki yana açtıkları için tamamen boşlukta ve yalnız yürüyor.
Ufak tefek biriydi, hafif kamburmuş gibi öne meyilli yürüyordu ve elinde asası vardı…
Herkes uzakta ama ben ilginç şekilde, onun dört en fazla beş küçük adım arkasındayım. Bir yandan da, aklımdan;
“Bu kadar insan rağbet ediyor, acaba bu nasıl biridir, doğru adam mıdır” gibi düşüncelere dalmıştım. Dünyayı unutmuşcasına, tamamen buna odaklandığımı çok net olarak hatırlıyorum. Gözlerim de üzerindeydi, sarığını cübbesini her yerini inceliyordum…
Tam o sırada “zınk” diye durdu.
Refleks olarak ben de durdum.
Ağır ağır, sağından geri dönüp dosdoğru bana, suratıma baktı. Tanımaya çalışır gibiydi. O kocaman, mavi gözlerinin ortasındaki siyah noktalara toslamış gibi oldum!..
Bir iki adım arkamda bir genç kadın varmış, bastonlu eliyle beni işaret ederek, ona;
“Bu kocan mı?” dedi.
Kadın titrek, saygılı bir sesle;
“Hayır efendim” diye cevap verdi.
Şeyh Efendi başka şey demeden, bana da bir yarım bakış daha bırakıp önüne döndü, yürüyüp gitti. Ben bir daha onu takip etmedim. Çünkü kendimi bir arena ortasında yapayalnız hissettim. Gerçekten de oralarda hiç tanıdığım kimse yoktu. Ürktüm, avının ensesindeki bir suikastçı gibi mi görünmüştüm acaba!..
Şeyh Nazım Kıbrısî ile o ilk ve son bakışmamız oldu.
Sonradan Kadir Mısıroğlu ile nasıl buluştuk bilmiyorum ama ikindi vakti Cağaloğlu’na döndük.
❤️❤️❤️
Yazımın bu kısmını, Üsküdar Doğancılar Parkı’nın karşısındaki Osmanlılar Vakfı salonunda yazıyorum. Günlerden pazartesi ve burası son derece sessiz. Elli altmış sandalye bulunan salondaki masaların hiçbirinde benden başka oturan yok.
Şu an tam karşımda OSİV harfleri ve amblemi/arması altında, biraz üzgün bakışları ile Kadir Mısıroğlu abinin kocaman bir fotoğrafı. Başında yine kırmızı fesi, altından taşmış beyaz saçları, bir hafta on günlük kesilmediği belli sakalları ve gevşek kravatı...
Şimdi ona baktığım iki metrelik panonun arkasındaki küçük odanın da arkasında, rahmetlinin kabri var. Binanın hemen dışında. Bahçeden dolaşınca yanına geçiliyor. Ben de birazdan uğrayıp Fatiha’mı okuyacağım inşallah.
Kadir abinin yaşadığı bir kabir hadisesi var. Onu anlatacağım ama evvela şu vakfın hikayesini okumak ister misiniz?
❤️❤️❤️
Bir gün beni çağırdı. Dedi ki;
“Vakıf kuracağız. Osmanlılar Vakfı… Hadi bakalım sen de bize amblem olarak şu armayı yap.”
O zamanlar şimdiki gibi bilgisayarlar yok. Olanlar sadece yazı dizmeye yarıyor. İşler elle, kartonlar üzerine çiziliyor.
Ben “tamam” dedim gittim ve bir iki güne kadar, kocaman bir Osmanlı devlet arması çizip getirdim. Bir daire şeklinde kullanılacak şekildeydi ve Çevresinde “Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı” yazısı dönüyordu.
“Gayet güzel olmuş” dedi. Ve bunu kocaman kullanarak daha ilk sene takvim bastık. Bütün evraklara da bu arma/amblem basılıyordu.
Sonraki yıllarda benim yaptığımı değiştirip daha bir stilize etmişler ama 1994 senesinde kurulan vakıf halen devam ediyor, güzel çalışmalar yapıyor. Geçen sene ben de “Karikatür Atölyesi” açmıştım vakıf bünyesinde. Ramazan ayına kadar devam etmişti.
❤️❤️❤️
Burası gerçekten çok güzel, merkezî ve çok sevdiğim bir ferah alandır.
Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden uçarak kanatlarını çırpa çırpa denizin karşısına geçtikten sonra konduğu şu Doğancılar Parkı’nın hemen karşısında Nasuhî Mehmet Efendi Camii var. İşte bunun arkasında, yani bir yanda Üsküdar Burhan Felek Anadolu Lisesi’nin bahçe duvarı, diğer yanında ise Paşakapısı Cezaevi’nin karşısındaki çocuk parkı bulunan geniş ve yeşil alan Osmanlılar Vakfı’na tahsis edilmiştir.
Ne zaman kafamı dinlemek veya sessizce çalışmak istesem buraya kaçarım.
Bazıları “Püsküllü Kadir’in yeri” diyerek gelmiyormuş!.. Bunu da geçenlerde, yakınımda çay içip sohbet eden iki yaşlı kadından duydum. Çok da güldüm… Ortam sessiz olduğu için konuşmaları duyuluyordu. Bunlardan birinin bazı tanıdıkları “oraya gittiği için” eleştiriyormuş. O da diyordu ki;
“Niye gelmeyecekmişim, ben onu sağlığında görmüştüm iyi bir adamdı. Hatta burası yapılırken çiçek ve fidan getirmiştim onları dikmişti. Bir kötülüğünü görmedim ki, tabii ki gelirim.”
❤️❤️❤️
Dedim ya bir defin hadisesi anlatacağım. Senesini bilmiyorum, bir hanedan mensubunun cenazesinde ve toprağın kuru olmadığı bir mevsimde mezar kazılmış. Cenaze gelmiş. Hizmet edilecek. Gayet iyi ve temiz giyinmiş bir genç adam, belki de herkes çekinirken, tozu çamuru hiç umursamadan kabre atlamış ve cenazeye gönülden hizmet etmiş. O sırada, kabristanda bulunan Hüseyin Hilmi Efendi de “rahmetullahialeyh” bu hadiseyi görmüş. Kim olduğunu sormuş, söylemişler. O zaman da;
“Osmanlı hanedanına olan sevgisi, inşallah bu genç adamı kurtarır” buyurmuşlar…
❤️❤️❤️
Ve kendisi vefat ettiğinde, yeni yapılan büyük Çamlıca Camii’nde namazı kılınan ilk cenaze olmuştu. Biz de gitmek için Cüneyd ve hanım ile birlikte yola çıktık. Her yer araba ve insan kaynıyordu, yollar kapanmıştı. Ara yollardan yokuşlardan inip camiye biraz yaklaşalım, dedik. Fakat, Çamlıca tepelerinin hiçbir sokağında bir tek araba park edecek kadar bile yer yoktu. Bu kadar yıldır araba kullanıyorum hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Kaç tepeden indik kaç yokuştan çıktık, kendine yer bulamamış bazı arabalar da bizim gibi tek sıra şeklinde ve biri birini bekleyerek ilerlemeye çalışıyorlardı.
Dimdik tepelerden aşağı kadar indikten sonra çıkış olmadığı için, defalarca geri vitese takarak yukarı kadar tırmanmam gerekti. O kadar zorlanıyordu ki önce arabadan kokular gelmeye başladı, sonra dumanlar çıkmaya başladı. Cüneyd’i indirip yürüyerek camiye gönderdim. Biz hanımla arabayı buralardan çıkartmaya çalışıyorduk. Geri geri çıktığım bayırlarda artık balatalardan öyle bir duman ve (balata kokusunun nasıl olduğunu bilen bilir) koku çıkıyordu ki, biz camları kapatmıştık ve mahallede yaşayan o sokağın insanları duman içinde kalıp öksürüyor ve burunlarını kapatıyorlardı.
Bu sırada çoktan ezan okunmuş, öğle hatta cenaze namazı bile kılınmıştı. Biz epey uğraştıktan sonra, camiyi gören karşı tepelerden birine kadar çıkabildik ve Fatiha’mızı oradan yolladık.
❤️❤️❤️
Ömrü kavga ve mücadeleyle geçmiş, hapse girmiş çıkmış, sürgüne gidip gelmiş hatta bazı davalardan kurtulmak için deli raporu almak zorunda kalmış bir adamın hatası kusuru hiç yok mudur?
Olmaz olur mu?
Bu yazıyı okuyanların belki de tamamı onunla çalışamazdı. Belki tahammül edemezdi. Belki ona kızarak ömür verdiği davasından soğuyabilirdi.
Küçük oğlu (çok da genç vefat etti) biraz farklı ve sakindi. Babası ondan bahsederken adının başına bir olumsuz sıfat eklerdi!..
Bir gün akşam üzeri ortalıkta kimse yoktu, ben odasındaki sandalyede karşısında oturuyordum. Yeni gelen üç mektubu, zarf açacağını sokarak sıra ile zarflarından çıkardı. Bunlardan birinde Necip Fazıl’dan da bahsederek kendini eleştiren cümleler vardı. Dedim ya tahammülü yoktu, mektupla konuşmaya başladı, kısaca “sen ne biliyorsun ki” manasında savunmasını yaptı ve kağıdı avucunda sıkıp iğreniyormuş gibi dört köşeli dik ve metal çöp kovasına attı… Hiç sesimi çıkarmadım ama o an içimden şöyle konuştum:
“Bir gün yazar olunca, ben asla böyle yapmayacağım!..”
Yazar olacağımı elbette bilmiyordum o zamanlar ama istiyordum. Çok şükür Rabbim nasip etti ve gerçekten o sözümü tuttum. Çok sıkıntısını çektiğim halde hiçbir okuyucumun mektubuna çöp muamelesi yapmadım!
❤️❤️❤️
Fakat, bir kişiyi tartarken beğendiğin taraflarını terazinin bir kefesine, beğenmediklerini diğer tarafına koyuyorsun. Ortası yok.
Bu hatıralarım da bir gün kapak içine toplanırsa, belki o zamana kadar aklıma gelen başka şeyleri de ilave edebilirim. Şimdilik bu kadar kalsın…
Fakat… Kesin ve net olan şu var ki; en şiddetli düşmanları bile onunla tartışmaya çıkmadı, çıkamadı. Çünkü o yalan söylemezdi, tarihî kaynak olmadan konuşmazdı ve bütün söylediklerini yazıp kitap olarak basardı. Pek çok sözünü kasten çarpıtıp “Yunan sevici” dedikleri gibi millette nefret uyandırmak için kullanılmıştı. Halbuki onun (“Yunan Mezalimi” kitabı yüzünden) Yunanistan’a girmesi bile yasaktı!
Son bir cümle ile özetlersek;
Kadir Mısıroğlu, Osmanlı’yı gerçekten çok seven, namazını kılıp orucunu tutan, Ehlisünnet itikadında olan bir Müslümandı.
İster sev ister sevme, şu kesin: Davasında samimiydi.
Rabbim rahmet eylesin.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Selsebil
08-06-2026 23:29Yazınız çok güzeldi . Bir solukta okudum.
Ragıp Karadayı
01-05-2026 06:29Okuyuculardan birinin de ifade ettiği gibi yazı oldukça uzundu. Ama zevkle, merakla, heyecanla okudum. Yine okuyucuların ifade ettiği gibi oldukça akıcıydı. O günlere gidip geldim. İsmi geçenlerin tamamını yakınen tanıyorum. Kıbrıslı Nazım Efendiyi Kıbrısta tanımıştım. Dört yaşında kızımla gitmiştim. “İsmin ne evladım?” Diye sormuştu. Oda “Semra…” diye cevaplamıştı. Bunun üzerine “Hım! Semra semeradan geliyor, yani meyve demek. Birde esmer manası çıkıyor ama esmerde değilsin ki…” deyip hayırlı ömürler dilemişti. Hey gidi hey… Kalemine kuvvet, ömrüne bereket, ceddine rahmet kıymetli Muammer Abim.
Fatma
01-05-2026 00:00Allahü teala rahmet eylesin Kadir Hocaya, size de çok çok teşekkür ederiz hocam bu kıymetli hatıraları bizlerle paylaştığınız için?
İbrahim İNAL
30-04-2026 21:03Merhum Kadir Mısıroğlu dava adamı yiğit bir mücahitti konusuna çok hakim verdiği cevaplar karşısındakini zora sokar sustururdu. Ruhu şad olsun. Kalemine sağlık
ME
30-04-2026 11:28? Yazanlara teşekkür ederim… ? Özelden yazanlara “buraya da” yazmalarını rica ederim, çünkü o satırları da herkesin görmesi önemli, diye düşünüyorum. ⬇️ YORUM YAZMAK ÇOK KOLAY 1-Düşünceni yaz. 2-İsim yaz 3- “Yorumu Gönder”, yazan yere dokun. BU KADAR (Bir kaç saate kadar yorumunuz açılacaktır)
İlyas Çaylı
29-04-2026 23:15Müthiş entellektüel bir insansın Muammer abi. Hafızan bilgisayar gibi. Yaşadıklarını ve muhtemel yaşanacakları akıcı bir üslup ile yazman çok etkileyici.
İbrahim Bahadır
29-04-2026 20:26MUAMMER abim yazıyı uzun tutmuşsun, bitmek bilmedi. Bir gün benide yazacağın gün gelecek sabırsızlıkla bekliyorum lakin bu kadar uzun olursa mahcup olurum. Ve abartı olur ister istemez. Hatıralar değerlidir sizin yazınızla bir dönemde gezi yaptık, hayalimde canlandı bazı sahnelerde. Kadir bey, hoca samimiydi katılıyorum size. Onun gibi deliler can baş üstüne derim. İnsan mert olmalı ve her insanın şüphesiz bir davası olmalı