EĞİTİM ÜZERİNE TESPİTLER VE TAVSİYELER - (Gerçek hayat hikâyeleri ile)
21 Nisan 2026, Salı 09:20
Lisede okurken arkadaşımla kavga etmiştim.
Ama hata bende idi.
Tabi şikâyet, anında okul idaresine ulaştı ve müdür yardımcısı beni odasına çağırdı. Kendi kendime “Eyvah! Yedik dayağı!” diye düşünürken müdür yardımcısı beni karşısına aldı ve benimle konuştu. Bir de çay söyledi ve yaklaşık 10 dakika adam yerine koyarak bana nasihat etti.
Bana kızmadı ve beni aşağılamadı.
Ruhuma iyi gelecek şeyler söyledi.
Çıkarken de elini omuzuma atıp “haydi bakalım aslan! Sana güveniyorum. Bir daha aynı şikâyetle karşıma gelme!” dedi. Ben de bir daha aynı veya farklı şikâyet sebebiyle okul idaresine çağrılmadım. Çünkü bana iyi davranan müdür yardımcısına mahcup olmak istemiyordum.
Gittiğim okul yıllarından aklımda kalan ve hiç unutmadığım tek şey buydu.
Aradan yıllar geçti ama ben o müdür yardımcısını unutmadım. Özel olarak ziyaretine gidip elini öptüm. Hep rahmetle anılarak anlatıldığına çok şahit oldum.
Ben de öğretmenliğimin ilk yılında bir kasaba okulunda göreve başlamıştım. Müdürümüzün yardımcısı yoktu ve “en genç sensin” diyerek beni yetkisiz müdür yardımcısı yaptı. Daha öğretmenliğe alışmadan idareci olmuştum. Zira okulda fazla öğretmen de yoktu. O günlerde, öğrenciliğim sırasında bana iyi davranan müdür yardımcısını hatırlayarak öğrencilerime yakın olmaya ve onlarla yakından ilgilenmeye çalışırdım. Bazen onlarla gezer, futbol bile oynardık. Kelebek etkisi dedikleri şey tam olarak buydu galiba…
Aradan yıllar geçti ve bir öğrencim beni buldu.
Gözleri biraz nemli vaziyette hatırasını anlattı; “Hocam! Sizi hiç unutmadım ama anlattığınız o güzel tarih hikâyeleri ile değil! Ben sizi bana yaptığınız bir hareketle unutmadım. Sabah evden kahvaltı yapmadan çıkmıştım. Kapıda başım döndü ve düşecekken beni kolumdan yakaladılar. Siz, poşetinizdeki poğaçanızın birini bana vermiştiniz. Hatta tek olan meyve suyunuzu da… Zaman zaman teneffüste bizimle sohbet eder, şakalaşır, sevginizi bizden esirgemezdiniz. Bir defasında da bizim eve gelip ailemin yanında çalışkan olduğumu söyleyerek beni övmüştünüz. Bunları hiç unutmadım” dedi. Bu çocuk şimdi, hastalarına şifa dağıtan biri… Kendisine, hastalarına iyi davranıyor musun diye sordum; “İyilik bulaşıcıymış hocam! İyi davranmak gerektiğini sizden gördüm” dedi.
Başka bir öğrencim de kendi başından geçenleri anlattı.
Çocuğun anlattıkları şu şekilde idi; “Hocam! Bir gün okula yasak olmasına rağmen sapan getirmiştim. Teneffüste bir kuş vurdum. Zavallı yaralı idi. Siz de o gün bahçede dolaşıyordunuz. Arkadaşlarım hemen size gelerek benim sapanla yaraladığım kuştan bahsetti size… Siz de hemen yaralı kuşu tuttunuz ve kimin yaptığını sordunuz. Korkudan duvar dibine sindiğim için olanları uzaktan izliyordum. Sizden azar işitip idareye götürüleceğimi bekliyordum. Önce kuşu alıp kanatlarını temizlediniz ve ağır yaralı olmadığını, ölmeyeceğini söylediniz, içim biraz ferahlamıştı. Sonra bana gelerek ‘kuşu beraber tedavi edelim mi?” diye sordunuz ve bana hiç kızmadan karşınıza alarak benimle konuştunuz. O gün, geçmişte ecdadımızın hayvanlara nasıl muamele ettiğinin hikâyelerini ve dinimizde hayvanlara merhamet etmenin önemini anlattınız. Aradan yıllar geçti ve ben hafta sonları (mühendislik) mesleğimin dışında hayvan hakları üzerine bir sivil toplum kuruluşunda hizmet ediyorum. Ne zaman yaralı bir kuş görsem sizi ve ecdadımızın hayvanlara yaklaşımını, merhametini hatırlıyorum”.
Bunları niye anlattım.
İyilik bulaşıcıdır, kötülük de…
Kötülük hızlı yayılır ama iyilik hayat biçimi haline getirilerek ve ruhlarda izler bırakarak kalıcı olur.
Bir insan, gördükleri ve yaşadıklarıyla güzellikler membaı haline de gelebilir, insanlara kıyan bir canavara da dönüşebilir…
O çocuklukta bize anlatılan, rüzgâr karşısında ceketine sıkı sıkıya sarılan adamın güneş ışığı karşısında gevşediği hikâyesinde olduğu gibi hoyratlıktan şiddet, sükûnetten şefkat hâsıl olur.
Bir insan, hangi muameleyi görürse karşısındaki kişiye de aynısını yansıtır.
Bir çocuk da anne babasının biyolojik izlerini taşır.
Çocuğun karakteri anne ve babasının karakterinden sızan damlalardır.
O çocuk nasıl bir ateşte piştiyse neticesi de ona göre olur. Hızlı yanan ateşte pişen yemek yanar, hafif ateşte pişen yemek ise leziz olur. Herkes lezzetli ve güzel olana meyleder. Güzellik ve estetik, mıknatıs gibi güzel düşüneni kendine çeker.
Çocuk dünyaya gözlerini açtıktan sonra ebeveyni onu, ya rahmete ya da zulmete yelken açtırır.
Bir çocuğun gelecekte nasıl bir insan olacağı anne ve babanın hassasiyeti ile de ilgilidir. Haramla beslenen vücuttan zulüm, helalle beslenenden ise bereket ve güzellik yayılır. Bu konuda geçmişten bugüne anlatılan aşağıdaki hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
"Köyde yaşayan âlim bir zatın oğlu varmış… Bu çocuk, o zaman henüz köye çeşmeler yapılmadığı için evlere hayvan sırtında su taşıyan sakaların kırbalarını deler. (Kırba, eti yenen hayvanın derisinden tabaklanarak elde edilen tulumdur).
Köyde büyük hürmet gören şeyh efendinin çocuğu, bu kötü hareketini uzun zaman devam ettirdiği halde, sucular o zatın hatırına çocuğa bir şey demedikleri gibi, gelip durumu kendisine anlatmaya da cesaret edemezler.
Sakalardan (sucu) birisi artık dayanamayıp durumu şeyh efendiye açmaya karar verir. Şeyhin huzuruna gelerek: "Efendim! Ne zamandan beri sizin çocuk bizim kırbalarımızı elindeki iğne ile delmekte ve akan suları ağzını dayayıp içmektedir. Biz bu zamana kadar bir şey söylemedik ama artık dayanılmaz oldu, siz bir tembihte bulunsanız da çocuk bu halinden vazgeçse" der.
Oğlunun böyle çirkin bir iş yaptığını öğrenen mübarek zat, çok üzülür. Ne kadar kırbası delinen sucu varsa hepsini çağırıp zararlarını öder. Gönüllerini alarak "bir daha olmaz inşallah, suç çocukta değil, mutlaka bizdedir. Ya anası bir hata işledi yahut bende bir kabahat var" dedikten ve sucuları gönderdikten sonra, hanımını çağırıp meseleyi anlatır.
Daha sonra da, “Ey hanım! Kabahat ya sende ya da bende… İyi düşün taşın! Çocuğa hamile veya emzikli iken haram bir şey yedin/içtin mi?" diye sorar.
Şeyh efendinin hanımı gayr-i meşru hiçbir şeyi yemediğini yalnız çocuğa hamile iken komşunun bahçesindeki nardan canı çektiğini ve sopanın ucuna bağladığı iğne ile narı delerek bir damla emdiğini söyleyince mübarek zat mevzuyu anlar. Hanımına, gidip komşudan helallik dilemesini ve ne isterse vermesini söyler.
Mübarek zatın hanımefendisi gidip evin hanımını bulur ve durumu anlatıp hakkını helal etmesini rica eder. Komşunun hanımı da; "Bahçe babamdan bana miras kaldı. Varsa hakkımı helal ettim komşum! Ama bir damla nar suyunun ne kıymeti olur, keşke koparıp yeseydin!" diyerek şeyh efendinin hanımını teselli eder. Şeyh efendinin hanımı da; “komşu, elinden dilinden ve her hareketinden emin olunandır. Siz kusura bakmayın. Mevzu kul hakkı olunca Peygamberlerin bile sıratta dizi titreyecekmiş. Kitaplarda böyle yazar!” diyerek helalleşip evine döner.
Mesele, bu şekilde hallolduktan sonra mübarek zat, oğlunu çağırıp tembih etme lüzumunu bile hissetmez. Hakikaten ondan sonra çocuk, değil elindeki iğne ile sucuların kırbasını delmeyi, dönüp onlara bakmaz bile!
Sucular ise; “keşke daha evvel durumu efendi hazretlerine· anlatsaydık!” diyerek rahatlamış vaziyette işlerine devam ederler.
Burada da belirtildiği gibi sürekli çocuklardan serzenişte bulunmak işin en kolayı!
Yaptığı her işte ve ticarette faiz bataklığında çırpınan, aldığı borcu zamanında ödemeyen, yediği içtiğinde helal haram gözetmeyen, üzerinde dağlar gibi kul hakkı birikmiş, zarar ziyan vermediği kişi kalmamış, dolandırıcılığa bin çeşit kılıf uydurmakta mahir, maç izlemeye gidip el âlemin ailesine küfretmeyi meziyet sanan, araba kullanırken trafikte zorbalık yaparak kalp kırmaktan çekinmeyen kişilerden halim selim çocuklar çıkmasını beklemek de tekeden süt beklemekten farksızdır. Haramla beslenen bedenlerden dünyaya gelen çocukların topluma verdiği/vereceği zarar ziyan ise cemiyeti galeyana getirecek cinstendir.
En mütedeyyin kişilerin bile sokaktaki durumları ortada! Dinimiz kadının da erkeğin de toplum hayatında nasıl hareket edeceğinin sınırlarını çizmiş... Çok basit günaha giren ve haramdan kaçınma konusunda hassasiyetini kaybetmiş dindarlar da kendini hesaba çekmeli, ölçüyü kitaplardan tekrar okuyarak hal ve hareketlerine bir intizam vermelidir.
Onun içindir ki; çocukları düzeltmeden önce anne babaların kendilerine bir çekidüzen vermesi gerekir. Zamanla önce çocuklar ondan sonra da toplum kendiliğinden düzelecektir.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Kenan öksüz
24-04-2026 10:18Hocam önce elinize sonra dilinize sağlık gününüzün en önemli sorunu olan güzel ahlak ölçüsünü asıl sebeplerini ne güzelde anlatmissiniz ALLAHÜTEALA razı olsun inşallah dilden dile yayılır bu yazılar hepimiz ibret alıp hayatımıza en önemli çocuklarımıza uygulariz.Tesekkurler sayın hocam
A. Rahim Apakgün
22-04-2026 17:16Hocam kaleminize sağlık.
Murat
22-04-2026 02:07Hocam her zamanki gibi yine efsane bir yazı olmuş... Tebrikler...
Nazım
21-04-2026 17:14Büyükdogu ibda haricinde ortaya bir sistem koyan İslami hareket yok.fakat sizler buyukdoguya kör bakıyorsunuz birazcık samimiyeti olan büyukdogu ideolocyasini gündem yapar...Güzel bir yazı.ama kötülük ancak sistemle devlet gücüyle engellenir.Buyuk Doğu ibda fikriyatını gündem yapmanızı beklerim