İKİ EMPERYALİZM ARASINDA TÜRKİYE
09 Mart 2026, Pazartesi 00:30
Ortadoğu’da yaşanan krizler çoğu zaman tek bir çatışma gibi sunulur. Oysa gerçekte bölgede aynı anda birden fazla güç mücadelesi yürümektedir. Bugün Ortadoğu’nun en büyük trajedilerinden biri, iki farklı emperyal proje arasında sıkışmış olmasıdır: Şii jeopolitik yayılmacılığı ve Siyonist güvenlik emperyalizmi.
Bir tarafta İran merkezli bir mezhep ekseni bulunmaktadır. Tahran yönetimi son kırk yılda yalnızca bir devlet olarak değil, aynı zamanda bir ideolojik ve askeri ağ kurarak hareket etmiştir.
Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Husiler ve Suriye’de çeşitli milis yapılar bu stratejinin parçalarıdır. Bu yapılar yalnızca yerel örgütler değil; İran’ın bölgesel nüfuzunu genişleten vekâlet güçleri olarak işlev görmektedir. Bu milis ağları sayesinde İran doğrudan savaşmadan etkisini genişletebilmekte ve kendisi için bir stratejik derinlik alanı oluşturmaktadır. Benzer bir model daha sınırlı ölçekte Afganistan ve Pakistan hattında da görülmektedir. İran Devrim Muhafızları’nın örgütlediği Afgan Hazara kökenli Fatemiyun Tugayı ve Pakistanlı Şiilerden oluşturulan Zeynebiyun Tugayı, İran’ın yalnızca Ortadoğu’da değil, doğu hattında da ideolojik ve askerî nüfuz alanları oluşturma çabasının bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Böylece İran, farklı coğrafyalarda birbirine eklemlenen milis ağları üzerinden bölgesel bir etki alanı kurmayı hedeflemektedir.
Bu stratejinin temel amacı, İran’ın doğrudan savaşmadan Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan Şii eksenli bir jeopolitik nüfuz kuşağı oluşturmaktır.
Bu süreçte mezhep gerilimleri derinleşmiş, Irak ve Suriye başta olmak üzere birçok bölgede Sünni topluluklar ağır bedeller ödemiştir. Mezhep kimliği üzerinden yürütülen bu güç siyaseti, Ortadoğu’yu daha kırılgan ve daha parçalanmış hâle getirmiştir.
Üstelik mesele yalnızca milis ağlarıyla sınırlı değildir. İran’ın nükleer programı da bölgesel dengeler açısından ciddi bir endişe kaynağıdır. Uzmanlar nükleer silaha sahip bir İran’ın Ortadoğu’da yeni bir silahlanma yarışı başlatabileceğini ve bölgesel dengeleri ciddi biçimde sarsabileceğini belirtmektedir.
Ancak Ortadoğu’nun bugünkü karmaşası yalnızca İran’ın yayılmacı stratejisinden kaynaklanmamaktadır.
Bölgenin diğer tarafında ise ABD destekli Siyonist güvenlik doktrini bulunmaktadır. İsrail’in özellikle son yıllarda yürüttüğü operasyonlar, askeri üstünlüğün sınırlarını zorlayan bir orantısız güç kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Gazze’de yaşananlar bunun en trajik örneğidir. On binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, çocukların ve kadınların bombardıman altında kalması, modern savaşın ahlaki sınırlarını yeniden tartışmaya açmıştır.
Siyonist güvenlik paradigması, kendi varlığını korumayı mutlak öncelik olarak görür. Ancak bu yaklaşım çoğu zaman insani maliyetleri görmezden gelen sert bir askeri refleks üretmektedir.
Sonuçta Ortadoğu halkları, iki farklı güç stratejisinin arasında sıkışmaktadır:
Bir tarafta mezhep merkezli yayılmacılık, diğer tarafta askeri üstünlüğe dayalı güvenlik siyaseti.
Her ikisi de bölgeyi istikrara değil, sürekli çatışmaya sürüklemektedir.
Fakat bu tabloyu daha karmaşık hâle getiren başka bir tarihsel gerçek daha vardır.
İran’daki Şii devleti, birçok tarihçi ve siyaset bilimciye göre Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı açısından başlangıçta sünni dünyaya karşı bölgesel denge unsurlarından biri olarak görülmüştür. Şah rejiminin çöküşünden sonra ortaya çıkan yeni İran düzeni; sonraki süreç için Ortadoğu’daki güç dengeleri içinde kontrol edilebilir bir aktör olarak düşünülmüştür.
Ancak tarih çoğu zaman planlandığı gibi ilerlemez.
Bugün Batı’nın karşı karşıya kaldığı paradoks tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bir dönem Ortadoğu’da mezhepsel denge unsuru olarak desteklenen İran devleti, zamanla kendi ideolojik ve jeopolitik hattını güçlendirerek Batı’nın bölgesel stratejilerinin önündeki en büyük sorunlardan biri hâline gelmiştir.
Milis ağlarıyla genişleyen etki alanı, nükleer programı ve bölgesel nüfuz stratejisi sebebiyle İran artık yalnızca Ortadoğu için değil, ABD ve Avrupa için de çözülmesi zor bir stratejik probleme evrilmiştir.
Bugün Washington ve Batı başkentlerinde tartışılan temel soru şudur:
İran meselesini nasıl çözeceğiz?
Çünkü İran’ı tamamen devirmek bölgeyi daha büyük bir kaosa sürükleyebilir.
Ancak İran’ın kontrolsüz biçimde güçlenmesi de Ortadoğu’daki güç dengesini tamamen değiştirebilir.
Başka bir ifadeyle Batı, bir zamanlar İslam dünyasını karıştırmak için öne sürdüğü bir aktörün bugün stratejik bir düğüme dönüşmesiyle karşı karşıyadır.
Peki, Türkiye bu denklemde nerede durmalıdır?
Türkiye’nin yapması gereken şey, bu iki bloktan birine eklemlenmek değildir. Ne Şii jeopolitiğinin mezhepçi yayılmasına dâhil olmak Türkiye’nin çıkarınadır, ne de Siyonist güvenlik mimarisinin bölgesel uzantısı hâline gelmek.
Türkiye’nin tarihsel rolü, denge kuran merkez akıl olmaktır.
Osmanlı tecrübesi bize gösterir ki;
Bu coğrafya mezhep savaşlarıyla değil, mezhep üstü bir siyasal dengeyle yönetilebilir.
Türkiye’nin gücü de tam olarak burada ortaya çıkar. Çünkü Türkiye ne İran gibi mezhep merkezli bir devlettir ne de İsrail gibi güvenlik korkusu üzerine inşa edilmiş bir yapı.
Türkiye, Sünni dünyanın doğal merkezi olabilecek kapasiteye sahip tek devlettir, fakat bu rol mezhepçilik üzerinden değil, adalet ve denge siyaseti üzerinden kurulmalıdır.
Bugün Türkiye için en doğru strateji üç temel ilkeye dayanmalıdır:
Birincisi, mezhep savaşlarının dışında kalmak.
Ortadoğu’daki en tehlikeli tuzak, Şii-Sünni çatışmasının içine çekilmektir.
İkincisi, sivil kayıplar karşısında açık bir ahlaki duruş sergilemek.
Gazze’de yaşanan trajedilere karşı sessiz kalmak, yalnızca politik değil aynı zamanda insani bir sorundur.
Üçüncüsü ise bölgesel dengeyi koruyan bağımsız bir dış politika yürütmektir.
Türkiye ne Washington’un bölge planlarının parçası olmalı ne de Tahran’ın “din” eksenine sürüklenmelidir.
Ortadoğu’da barış ancak yeni bir emperyal gücün ortaya çıkmasıyla değil, denge kuran bir merkez aklın güçlenmesiyle mümkün olabilir.
Ve bugün bu rolü üstlenebilecek belki de tek ülke Türkiye’dir.
Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni bir güç savaşı değil;
adalet, denge ve hikmettir.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.