ÜLKÜCÜLER OLMASAYDI…
23 Mart 2026, Pazartesi 00:25
Terör şiddete dayalı korku üretmektir. Anarşi ise işleyen sistemi bozup kargaşa ve kaos çıkarmaktır. Dolayısıyla bu tip organizasyonlar aynı fesat parantezindedir.
Ölüm ve kan olmayan şiddet korkutucu ve sindirici olmaz. Basit mitingler, gösteri yürüyüşleri bunlardandır. Bunlar genelde mâkul demokratik eylemlerdir. Ne var ki fitne üreten toplum mühendisleri bu tip olayları iyi kullanırlar. Yani bu sosyal olaylar onlar için bulunmaz fırsatlardır. Birçok kanlı hadise bu masum gibi bilinen toplu olaylar içinde patlak vermiştir. Bu yüzden halk her türlü toplu yürüyüş ve fa’âliyetlerden çekinir.
1968’lerde basit forum ve yürüyüşlerle başlayan öğrenci hareketleri ülkemizi yıllarca süren kanlı olaylara sahne etmiştir.
1970’lerde zirve yapan öğrenci olaylarını da sol fraksiyonlar istediği gibi yönlendirdi. Piramidal sistemle teşkilâtlanan sol fraksiyonlar, toplumun resmî ve sivil her noktasında departmanlar kurdular. İşçi, memur, polis, esnaf derneklerini ele geçirip yönlendirdiler.
Millet bunlara karşı nasıl bir reaksiyon gösterecekti?
Endonezya’da 27 Ekim 1965 târihinde teşkil edilen KAMI “Yeni Endonezya Öğrenci Eylem Birliği” komünist hareketlere karşı üniversiteli öğrenciler tarafından kuruldu. Bu hareket “PKI” ve sol çevrelere karşı siyâsî baskı oluşturmayı hedefliyordu. 1966 yılında fa’âliyerleri yasaklanmış olsa da etkisi uzun süre devâm etti; hattâ ülkenin siyâsî dönüşümünde etkin rol oynadı.
Bu örneği niye verdik? Türkiye’de de hızla yükselen komünist eylemlere siyâsî partiler ve kamu kuruluşları da katılınca, tehlikenin yaklaştığı anlaşılmaya başladı. 14 Aralık 1916’da kurulan MTTB (Millî Türk Talebe Birliği) 1967-1969 yılları arasında başkanlık yapan İsmail Kahraman’la sağ siyâsî bir boyut kazandı. Sonra da 1948’de kurulan Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) da 1960’larda sağ siyâsî yapılanma içinde yer aldı. Bunlar ilk mücâdele veren kuruluşlardı. Fakat bu büyük tehlikeye karşı ilk sistemli ve geniş öğrenci plâtformu olan Ülkü Ocakları, 1960’larda kurulup 1970’lerde aktif toplum mücadelesine katıldı. Sonra bunların bünyesinden çıkan diğer resmî veyâ gayr-i resmî kuruluşlar bu oluşuma dâhil oldu. Bu teşkîlât diğerlerine hiç benzemiyordu. Îmanlı, aksiyoner, çoğu yüksek okul öğrencilerinden oluşan Ülkü Ocakları komünizme karşı âdetâ canlarını siper ettiler. Binlerce şehit verdiler. CCCP, Doğu Almanya ve diğer blok ülkelerince mâlî destek dâhil birçok lojistik argümanlarla beslenen bu devrimci kuvvetlere karşı şuurla ve Müslüman Türk halkının teveccühleri ile giderek Anadolu’nun bağrında da büyük ilgi gören bu hareket, Seyyid Ahmed Arvâsî’nin önderliğinde bir alperenler rûhuna büründü. Türkiye’deki bu hareketi bir sağ sol fraksiyonlar çatışması gibi gösterenler tabîî kasıtlıydılar. Bu bir beka hareketiydi.
KTÜ’deki akademisyenliğim sırasında Kazak, Kırgız ve Azerbaycanlı hocalar da üniversitemizde görev yapıyorlardı. Bunlardan Âzerbaycan Türkü Nâzım Bagırof ve Kazak Türkü Altay Sarsanuli Amanclof’un sözlerin hiç unutmam. Bana bir gün dediler ki: “Komünist blok yöneticilerinin Türk topraklarında en çok nefret ettikleri ve korktukları kişi Alparslan Türkeş ve en nefret ettikleri dernek de Ülkü Ocakları’dır; bunlar olmasaydı Türkiye’yi daha kolay bloklarımıza katabilirdik.”
Sonra da bunun adına sağ sol çatışması diyecek ve hafife alacak bir gâfil grubu da vardı. Dikkat edin gâfil grubu diyorum, çünkü hâinler bunun ne olduğunu zâten biliyorlardı.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.
Yorumlar
Mustafa
29-03-2026 08:47Yok be ben böyle olduğunu düşünüyorum. En başta terör eylemleri bir millet ve devlet için nekadar kötü ise demokratik anarşi kesinlikle çıkış yoludur, örnek kuzey Avrupa ülkeleri. Ülkü ocaklarına gelince bence İnönü nün vizyosuluģu menderesin NATO ya girmesiyle türkiyede kontur gerilla eylemlerinde gencliğin dısarkdan destekle sağ, sol, milliyetçi, komünist diye cepheleştirilerek gençlik kırımı yapılmış politikacılar bunu kendi çıkarlarına desteklemiş olan önce gençlik, sonra ülke bir ateşe atılmıştır. Bugün bakıp değerlenince görünen budur