• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

MAYIN TARLASI

29 Mart 2026, Pazar 13:06
MAYIN TARLASI

Modern dünyamız, nefsimiz için adeta bir mayın tarlası gibi. Her köşe başı, her tıklama ve her karar, görünürde masum ancak potansiyel olarak nefsimizi kandırabilecek birçok hile ve tuzaklarla dolu. Yemekler, ekranlar, oyunlar, alışveriş, para vs. bunların hepsi, eğer dikkatli olmazsak nefsimizi hedef alabilir. Ancak endişeye mahal yok; bu mayın tarlası aynı zamanda nefsimizi terbiye etmek ve Rabbimizin rızasını kazanmak için bir fırsatlar tarlasıdır. Bu krizi fırsata çevirmek için beynimizin nasıl çalıştığını bilmek çok işimize yarayacak.

Modern dünyanın karmaşıklığı, bizi çevremizdeki birçok tuzak ve hileyle karşı karşıya bırakırken, bu durum aynı zamanda bizi, kendimizi daha iyi anlamaya ve nefsimizi terbiye etmeye teşvik etmelidir. İşte bu noktada, beynimizin ödül mekanizmasını anlamak, dünya ile etkileşimimizi kontrol etmemize yardımcı olabilir.

Beynimizde bir ödül merkezi vardır. Bu merkezi çalıştıran unsurlar da temelde ikiye ayrılır: Doğuştan beynimize kodlanmış olanlar ve sonradan öğrendiklerimiz. Doğuştan gelen istekler ve arzular, vücudumuzun temel ihtiyaçlarını yansıtır ve aslında zararlı değillerdir. Mesela, bir şeyler yemek, doğduğumuz andan itibaren beyinde dopamin salınımına sebep olur. Çocuklar ‘büyümek için bunu yemeliyim’ düşüncesiyle değil, yemekten aldıkları haz ve açlık hissinin rahatsız ediciliğinden kurtulmak için beslenirler. Yemekten hem keyif alırlar hem de gerekli maddeleri vücutlarına alarak hayatta kalmış olurlar. Bu doğal ve aslında keyif odaklı tepkiler, onların hayatta kalmasını ve büyümesini sağlar.

Bir bebek dünyaya geldiğinde, çeşitli temel ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların bedenle alakalı olan kısımları genellikle anneler ve diğer bakıcılar tarafından anlaşılır ve karşılanır. Ancak bu esnada beyinde meydana gelenler, genellikle göz ardı edilir, çoğunlukla da yeterince anlaşılmaz. İnsan hareketlerinin, sinir sistemine ve dolayısıyla beyne bağlı olduğu gerçeği, çoğu zaman atlanır. Oysa acıkan bir bebeğin ağlaması, onun karnının doyması ve sonrasında yaşadığı tatmin hissi; hatta bir yetişkinin alkol bağımlısı olması, bütün bu süreçler aynı beyin mekanizması, dopamin sistemi, tarafından yönetilir. İşte bu yüzden, en temel ihtiyaçlarımızdan en gereksiz davranışlarımıza kadar, her türlü sinir sistemi tepkisinin arkasında bulunan mutluluk hormonlarının rolü, daha detaylı bir araştırma gerektirir. Peki modern dünyamızı nasıl tasvir edebiliriz? Bu konuda iki meşhur eserden fikir alabiliriz.

“1984” mü “Cesur Yeni Dünya” mı?

Tarih boyunca gelecekte dünyanın nasıl bir yer olacağı hep merak edildi. Bu yüzden hiç eskimeyen bu konu hakkında yüzlerce ütopik ve distopik roman yazıldı. İçlerinde iki tanesi, diğerlerinden çok daha fazla meşhur oldu. Korku ve nefret üzerine inşa edilmiş bir distopya olan Orwell’ın 1984’ü ve ilk bakışta ütopya zannedilecek kadar keyif üzerine inşa edilmiş olan Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı.

1984 isimli romanında Orwell karamsar bir dünya portresi çizer. Dünyadaki üç süper devletin sürekli birbiriyle savaştığı, herkesin büyük birader tarafından gözetlendiği, mülkiyet hakkının olmadığı, çocukların küçük yaşlardan itibaren sistem için yetiştirildiği, tarihin ve lisanın devlet eliyle tahrip edildiği ve herkesin korku içinde yaşadığı bir dünya. Ülkedeki yönetim bu korkuyu bilerek sürekli körüklemekte ve halkları korku ve nefretle idare etmektedir.

Cesur Yeni Dünya isimli romanında Huxley ise tam tersi bir portre çizer. Bütün dünyanın tek devlet olduğu, bebeklerin kuluçka merkezlerinde dünyaya geldiği, çocukların ileride yapacağı işe göre sınıflandırılıp sadece bunu yapacak şekilde yetiştirildiği ve ailenin olmadığı bir dünya kurar. Bu dünya ilk bakışta ütopya zannedilebilecek kadar herkesin mutlu ve verimli olduğu bir distopyadır. Verimliliğin kaynağı, tercih hakkı elinden alınmış çocukların bebeklikten itibaren yetiştirildikleri şekilde çalışması, mutluluğun kaynağı ise sınırsız cinsellik ve “soma” isimli bir haptır.

Modern dünyada “soma” henüz keşfedilmemiştir. Hükümetlerin hiçbir yan etki olmaksızın halklarını haz dolu bir şekilde idare etmesini sağlayacak olan bir hap şimdilik yoktur. Soma’ya en yakın şey masum görünen bağımlılıklardır. Yemek, müzik, oyun, internet gibi dopamin kaynaklarının yan etkileri tam bilinmediği için günümüzde “soma” yerine kullanılmaktadır. Günümüzde birçok entelektüel, bu konuda hemfikirdir.1 Sokaktaki çoğu kişide gördüğümüz kulaklıklar, canı sıkılan herkesin hemen sarıldığı akıllı telefonlar, gençlerin elinden düşmeyen dijital oyunlar, zararları paketlerinin üzerinde bile yazıldığı halde tüketilmekten vazgeçilmeyen sigaralar, acıkmadan yeme ihtiyacı hissettiren abur cuburlar hep birer “soma” adayıdır.

İnsanların korkuları ile manipüle edileceğini düşünen Orwell’a karşı hazları ile manipüle edileceğini düşünen Huxley. Dünyanın sopayla yönetileceğine inanan Orwell’a karşı havuçla yönetileceğine inanan Huxley. Orwell bol kortizollü bir dünya tasavvur ederken, Huxley bol dopaminli bir dünya tasarlar.

Günümüz dünyası, 1984’le Cesur Yeni Dünya arasında sıkışmıştır. Bazı ülkeler Huxley’i haklı çıkartırken, bazıları Orwell’ı örnek almıştır. Güney ve Kuzey Kore, bu konuda tam bir laboratuvar ortamı gibidir. Coğrafyaları, tarihi kökenleri ve genetik özellikleri ortak olan bu iki devlet, sanki bir sorunun cevabını araştırmak üzere ayrılmış gibidirler: Dünya kortizolle mi daha kolay yönetilir yoksa dopaminle mi?

İkinci Dünya Savaşından sonra Güney Kore Amerika’nın, Kuzey Kore ise Rusya’nın hissesine düşmüştür. Bu yüzden Güney Kore’de “Cesur Yeni Dünya” sahne alırken, Kuzey Kore “1984”ü yaşıyor. Rusya, kendisinin bile başaramadığı bir diktatörlüğün Kuzey Kore’de uygulanmasını sağlamıştır. Herkesin her an korku altında yaşadığı bir ülke meydana getirmiştir. Güney Kore ise dünyaya bile ihraç edebilecek kadar haz üretebilen bir ülke olmuştur.2

Bu iki devletin kobay olduğu uzun süreli kontrollü deneyin neticelerini bize açıklamazlar. Ancak, dünyanın gidişatın dan senin de gördüğün üzere kazanan belli gibi. Dünya en kolay hazla, yani dopaminle yönetilir. Kapitalist sistemin temeli budur. Ara sıra da korkuyla yani kortizolle “temizlik” yapılır. Modern dünyaya bir de bu gözle bakmanı tavsiye ederim.

Eğer 1984’ün içinde yaşasaydık, olanları anlamak ve bunlara karşı koymak daha kolay olurdu. Çünkü kortizol, insana acilen bir şeyler yapması gerektiği hissini verir. Hiçbir nefs baskı altında kalmak istemez. Ancak Huxley’in dünyasını fark etmek daha zordur. Beyni dopaminle dolu olan bir kişi fazla düşünme gereği hissetmez. Kendisini zaten mutlu hisseder. Sadece haz kaynaklarının azalması onu uyarır. “Soma”sını elinden alana düşman olur. Mutluluğunu azaltan şeylerden uzak durur.

Mesela, sigara bağımlısı bir kişiye sigaranın zararları hakkında uzun uzun nasihat ettiğinde, bu kişinin sigarayı senden daha çok tercih etme ihtimali yüksektir. Yani dopamin kaynağı olan sigaradan vazgeçmek yerine, mutluluğunu engelleyen senden vazgeçecektir! Başkalarına nasihat ederken buna dikkat etmeye çalış.

Bu sebeple insanlar kendilerine sürekli nasihat veren kişileri sevmezler. Çoğu nasihat, dopamin kaynaklarına yapılan bir saldırı olarak kabul edilir ve nasihat veren kişiler, mutluluğun önündeki engel olarak görülür. Bağımlıları için oyun, sigara, alkol, müzik, yemek vs. daimî dopamin kaynaklarıdır. Dolayısıyla “soma” almasına izin vermeyen kişiler de nefsin düşmanı olarak görülür. Anne-babaların çocukları ile yaşadığı çatışmanın kökeni de genellikle budur.

Bütün bu zorluklara rağmen, ister kendi nefsine, isterse de sevdiklerine nasihat vermen mümkün. Dünyada nefsine hitap eden şeylerin sayısının astronomik derecede arttığı bu zamanda, psikolojini sağlam tutup, mücadeleye devam etmen gerekiyor.

Sıradaki bölümde, hayatta kalmamız için içimize yerleştirilmiş olan mutluluk hormonlarının nasıl istismar edildiğini inceleyeceğiz. Vücudumuzun ihtiyacı olan maddeleri temin edelim diye dopamin salgılatan yemeklerin, nasıl birer zevk kaynağına dönüştüğüyle başlayalım.

1 Bulut, M. H. Yeni Dünya’nın Kurtları (İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncı lık, 2016), 107-111.

2 Ülkemizde Güney Kore dizilerinin gençler arasında ne kadar yaygın ol duğunu bilseniz şaşırabilirsiniz. Kendisi veya tanıdıkları bu durumda olanla rın bu konu üzerine biraz düşünmesi gerekebilir. Oh, C. J., & Chae, Y. G. (2013). Constructing Culturally Proximate Spaces through Social Network Services: The Case of “Hallyu” (Korean Wave) in Turkey. Uluslararası ilişkiler/International relations, 77-99.

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.