• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

GEÇMİŞİN İHYASI, NESİLLERİN İRFANI İLE MÜMKÜNDÜR!

31 Mart 2026, Salı 08:37
GEÇMİŞİN İHYASI, NESİLLERİN İRFANI İLE MÜMKÜNDÜR!

Herkesin çocukluğundan kalma birçok hikâyesi vardır. Acısıyla tatlısıyla yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve paylaştıklarımız insan olarak bizleri olgunlaştırır. Mutluluklarımız ve hüzünlerimizle de imtihan edilir, sahip olduğumuz nimetleri tefekkür ederek ferahlatırız içimizi… Beraber zaman geçirdiğimiz insanlarla mutluluklarımız artar, sevinçlerimiz katmerlenerek çiçekler açar gönüllerimizde…

İnsanların hayatta en mutlu oldukları zamanlar aile fertleriyle beraber olduğu zamanlardır. Özelikle çekirdek aile fertleriyle zamanın nasıl geçtiğini anlamaz çoğu zaman insanlar… Hele de bunların yanında dede ve neneler varsa hayatımızın en renkli zamanları onlarla birlikte geçer. Evde dede ve neneler varsa onların anlatacakları o kadar güzel hikâyeleri de var demektir. Kıymetini onlar yaşarken çoğu zaman bilemesek de ileriki hayatlarımızda burnumuzun direği titrer onları hatırladıkça… Dolu dolu geçen koskoca bir ömür ve birikmiş hatıralar... Yaşanmış olaylar, mutluluklar ve acılar… Bu anlatılanlar bazen birkaç damla gözyaşı ile mana bulur gözlerde… Bazen bu gözyaşları yanaklara değil de yüreklere akıverir farkında olmadan… Bir damla gözyaşında saklı ne hüzünlü fırtınalar vardır. Bunlar anlatanın diline vurur bazen… Bazen de acılı ve dertli gönüllerde yankı bulur sessizce…

İyiler, kötüler, gönüllerde büyüyenler, vicdanlarda küçülenler, çürüyenler, değerliler, değersizler ve bunların yanında yaşanmış acılar, hüzünler, kederler, yaşanmış ve geride kalmış hayatlar…

Merhum dedem ve nenemin evinde yaşadıklarımızı hatırlarım geçmişe dalınca… Ne güzel günlerdi deyiveririm sadece ve çaresizce… O günlerde yaşanan güzel hasletleri özlerim bugünün vefasızlığına sitem edercesine… “O günlerde yaşanmış ama bugünlere sadece hayalleri kalmış güzelliklere şimdi ne oldu?” diye düşünerek iç geçiririm…

Merhum dedemin bütün hayatların dolu dolu yaşandığı taş evini ve sürekli dolup boşalan misafirlerin geliş ve gidişlerini hatırlarım hayalhanemde… O günlerden bugünlere kalan anlatacak o kadar çok şey birikmiş ki şimdi o zamanlara gitme vaktidir…

Misafir odalarımız vardı o zamanlar… En güzel örtülerin serildiği sadece misafirlerin girebildiği mekânlar… Ama biz bir fırsatını bulur aradan sıvışıverirdik o güzel lavanta kokulu odalara… Orada oynarken de uyur kalırdık. Bizi divandan almaya kıyamazlardı nenemle dedem… Ta ki eve misafir gelinceye kadar…

Amca çocuklarıyla gece misafir odasında uyuyakaldığımız günleri hatırlarım… Misafir gelince bizi sessizce alıverirlerdi oradan… Çok iyi biliyorum ki o gece biz ayakta iken evde yabancı hiç kimse yoktur ama sabah uyandığımızda 4-5 kişinin kahvaltı yaptığını görürdük o küçük ama cömert sofrada... Yolda kalmışlar, karanlık da basınca “nerede kalsak!” diye düşündüklerinde dedemleri hatırlarlar, kapıyı çaldıklarında kim oldukları sorulmaksızın kabul edileceklerini bilirlerdir. Sabah olunca da kahvaltı misafirlerle birlikte erkenden yapılır, “yolcu yolunda gerek!” düsturu gereği nenemin hazırladığı yol azığı ve diş kirasını da yanlarına alıp yola revan olurlardı. Yanlarında getirdikleri allı, pullu, yeşilli, mavili rengârenk şekerler de bizim sevincimiz olurdu.

Merhum dedemden hatırlarım cebinde mutlaka parlak şekerler taşır, yolda gördüğü, tanıdığı/tanımadığı çocuklara dağıtmaktan büyük zevk alırdı. Hatta köyün çocukları dedemin şehre gittiği günü bilirler, onun dönüşünü köy girişinde dört gözle beklerler, şehirden gelecek renkli şekerlerin hayalini kurarlardı.  Merhum da hiçbir çocuğun gönlünü mahzun bırakmazdı.

Merhum dedem çok cömert ve güngörmüş biriydi. Bu meziyeti de ecdadından aldığını belli ederek hep onların güzel hasletlerini anlatırdı ocak başında… Dedem o kadar güzel anlatırdı büyüklerini ki bir nevi biz o günleri ve o yüce gönüllü insanları görmeden sevdik desek yeridir.  Bugün, o anlatılanları ve aklımızda kalanları hatırlarım yalnız kaldığım zamanlarda…

Eskiden herhangi bir köy veya kasabadan geçen yüce gönüllü insanlar vardı mesela… Sırf çocukları sevindirmek için yanlarında, onları sevindirecekleri bir şeyler bulundururlardı. Misafirler de bir yerlerden geçerlerken at veya eşeklerine mutlaka çocukları sevindirecekleri bir şeyler koyarlar, yolda hangi çocuğu görseler onları mutlu etmek için bunları verirlerdir.

Çerçiciler vardı mesela… Gezen AVM’lerdi bunlar… Aradığımız çoğu şeyi bulabilirdik at sırtında gezdirilen gezici alışveriş merkezlerinde… Buğday, arpa, un verir yerine şeker, sakız veya oyuncak alırdık. Bir nevi barter yani değiş tokuş usulü alışveriş idi bu… Merhum nenem ve dedem de eğer öğle vaktiyse adamcağızı, yemek ikram etmeden geçirmezlerdi evin önünden… Adamcağız da bunu biliyor olacak ki öğle namazını camide kıldıktan sonra “çerçiciiiiiiii” diye dedemin tam evinin önünde sesini yükseltirdi hep… Merhum dedem de hemen eve buyur eder, garibin karnını doyurmadan geçirmezdi.

Merhum dedemi hatırlarım mesela… Yüce gönüllü, çok cömert biriydi. Çok varlıklı olmasa da hali vakti yerindeydi… Çok zengin de değildi ama gönlü, çok zenginden daha doluydu. Mesela şu hatırayı hiç unutmam… Şehirle köyümüz arası yaklaşık 20 km idi. Yerfıstığı tarlalarımız vardı. Dedem işi icabı şehirden dönerken mevsimine göre o günlerin meyvelerinden satın alır ev ahalisinin gönlünü hoş etmeye çalışırdı. Yine bir gün şehirden gelirken komşu tarladan geçmek mecburiyetinde kalır. Onların yanından geçerken de göz hakkı diye biraz üzüm biraz taze ekmek vermek ister ama komşu da kalabalıktır. Çıkarır torbasındaki bütün üzümü ve ekmeği onlara verir. Bu defa de bir problem vardır; çocuklar tarlada ele bakar, bir şey getirmediği için üzülebilirler. Peki, kendisi ne yapar? Oradan geri döner şehre… Çok dolmuş da geçmeyen yolda 1 saate yakın bekler, sonra bulduğu ilk araçla şehre geri dönüp komşuya verdiklerinden tekrar alarak tarlasına döner. Günümüzde çoğu kimsenin bırakın başkalarını, en yakınları için bile bir bardak suyu mutfaktan getirip ikram etmeyi zûl gördüğü bir dünyada böyle hassasiyetler çok kıymetlidir. Ayrıca nesillerin, ailede ne görürlerse gelecekte de aynısını yapacakları unutulmamalıdır.

Çocuğa sevgi ve merhamet bizim kültürümüzde, hücrelerimizde var olan bir değerdir. Hatta geçmişte okula yeni başlayan çocuklar başta yakınları olmak üzere, komşular veya o belde veya köyde yaşayanlar tarafından taltif edilir, o mutlu günün kendisinde izler bırakması için ona hediyeler verirlerdir. Mesela “Âmin Alayları” bunun en güzel misallerinden biridir. Bugün çocukların sorumsuz ve yaşlılara mesafeleri oluşlarının sebeplerinden biri de onları, bu şefkat ikliminden uzak tutmamız olabilir mi? Gönül ehli gitmeyene gitmek demek değil midir? Aynı ortamda beraber namaz kıldığı, kandilleri kutladığı hatta birçok manevi paylaşımları aynı ortamda beraber yaptığı çocukların başını okşayıp onlara şefkat gösteren hatta birkaç kuruş da olsa küçük hediyeler veren bugün kaç yaşlıya rastlıyoruz? Bazı görgü kurallarını yeteri kadar bilememeleri veya kendilerine eksik öğretilmesi sebebiyle mesafe koyarak onları sorumsuzlukla suçlamak çare midir? Her yaşlının, kendisinin de geçmişte çocuk olduğunu, hiçbir şeyi tepeden inme öğrenmediğini unutmaması gerekmez mi?

HERŞEY UTANMA DUYGUMUZU KAYBETMEKLE BAŞLADI

Mesela hatır gönül vardı eskiden… Yanlış anılmaktan anlaşılmaktan çok korkardı insanlar… Şimdi “sen kendine bak, kimin ne düşündüğünü umursama, bu senin hayatın, hiç kimseyi ilgilendirmez” denilen “yamuk hayatlar” yoktu mesela… “Aman! Konu komşu görürse ne der! Ayıp olur sonra!” diye birbirinden utanan insanlarımız vardı. Utanma duygumuzu kaybettiğimiz zaman başladı her şey… Dinimizde bile açıktan işlenen günahlar ile gizliden yapılanlar aynı kefede değerlendirilmemiştir. Sevgili Peygamberimiz “sallallahüaleyhivesellem”; “Bir günaha düşen, günahını gizlesin! Allahü teâlânın örtüsünü onun üzerinde bulundursun” buyurmuşlardır.

Kaynaklar, utanmanın büyük bir nimet olduğunu, utanmayan kişinin her yanlışı yapabileceğini yazar. Onun için utanma duygusu herkes için çok elzem olup bu meziyeti kaybetmemek için de edep ve hayayı bilenlerle birlikte olmak gerektiği belirtilir. Utanmazlarla birlikte olan hayâsız olur; çünkü ahlak bulaşıcıdır. İyi ahlak gibi kötü ahlak da bulaşır. İyi ahlaklı olmak isteyen, iyi ahlaklılarla beraber olmalıdır.

Geçmişte köyde biri biriyle kavga ettiğinde insanların yüzüne bakamazlar, köy meydanına gelmekten imtina ederdi kavga eden taraflar… Şimdi trafikte akla ziyan davranışlar kamuoyu önünde hayratça sergileniyor da gıkı çıkmıyor tarafların…

Kavgalarımız ve anlaşmazlıklarımız bile dört duvar arasında kalır, “aman kimse duymasın!” diye perdeleri bile kapatan ana babalarımız vardı. Şimdi her haltı açıktan yiyip yüzü de kızarmadan ortalıkta dolaşan insan artıkları var etrafımızda…

Mevlana Celaleddin-i Rûmi hazretleri, “bütün cihanı araştırdım, güzel ahlaktan daha üstün bir liyakat bulamadım” buyurmuşlardır.

İmam-ı Gazali hazretleri de “ahlak” için şunları buyurmuştur; “ahlak,  insan nefsinde yerleşen öyle bir melekedir ki fiiller, hiçbir fikri zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sayesinde kolaylık ve rahatlıkla ortaya çıkar.”

Konfüçyüs’ün dediği gibi; “insanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar bir daha yanlış yapmayacaklar ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları erdemle ve ahlak kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır.”

Bu sebeple özüne dönemeyen milletler sermayeden yiyen tüccar gibidir. Nasıl ki sermaye bittiğinde sefalet başlarsa, değerlerini kaybeden milletler de nesillerini başkalarının yazdığı hikâyelerle büyütmek zorunda kalırlar. İşte o zaman ne saç baş yolmak ne de diz dövmek işe yarayacaktır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.