İRAN GERÇEĞİ VE HUMEYNİ
03 Nisan 2026, Cuma 01:10
İran’da İslamiyetin yayılması, Hz. Ömer efendimiz zamanında 636’da yapılan Kadisiye Savaşı ile
İran’daki Zerdüştlük veya Mecûsîlik (Ateşe tapmak) inancını benimseyen Sasani İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla başladı.
İbrâhim Zâhid-iGeylânî (ö.1301) hazretlerinin halifesi Safiyyüddîn Erdebîlî (ö.1335),
Azerbaycan sınırı yakınlarındaki İran/Erdebil’de Sünnî bir tarikat kurdu.
Onun adına nisbetle bu tarikata Safeviyye adı verildi.
Hamîdüddîn Aksarâyî (Somuncu Baba) hazretleri (ö.1412), bu zatın halifesi olup, Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin (ö.1430) feyzi de, bu yoldan gelmektedir.
Osmanlı sultanları, İslamiyete hizmet eden bu tarikat mensuplarına pek çok ihsanlarda bulundu.
Ancak Hâce Ali (ö.1429) diye bilinen Alâeddîn-i Erdebîlî’den itibaren bu yolun mensupları arasında Eshab-ı kiram düşmanlığı yayılmaya başladı.
Nitekim Nişancızâde Muhyiddin Mehmed’in (ö.1621) yazmış olduğu Mir’âtü’l-Kâinât kitabında:
(Safeviyye tarikatının kurucusu olan Safiyyüddîn Erdebîlî hazretlerinin halifelerinden olan Abdürrahmân-ı Erzincânî (ö.1432) hazretlerinin,
“Erdebîlî oğullarının itikad ve takvaları güzel idi. Şimdi şeytan onları doğru yoldan saptırdı.”) buyurduğu haber verilmektedir.
Hâce Ali’den sonra tarikatın başına geçen oğlu Şeyh İbrahim (ö.1447), aşırı Şiî görüşlerini benimsedi.
Bundan sonra tarikatın başına geçen oğlu Şeyh Haydar (ö.1488), kızıl başlık giydiğinden bunlara Kızılbaş da denildi.
Bu da ölünce, yerine geçen oğlu Şah İsmail, Şiiliği kabul etmedikleri için büyük bir zulümle Akkoyunlu Devletini yıkarak,
1502’de İran’da Safevî Hânedânı’nı kurdu.
Bunun zamanında Şiîlik, devletin resmi dini oldu.
Hânedânın en büyük meselesi, ehl-i sünnet olduğu için Osmanlılarla savaşmaktı.
Şah İsmail, intikamcı, sefih, alçak bir zındık idi.
Onun, sünnî müslümanlara yapmış olduğu akla hayale gelmeyen zulümlerini, bizzat kendi tarihçileri yazmaktadır.
Safevî tarihçilerinden Hasan Rûmlû’nun (ö. 1577) yazmış olduğu Ahsenü’t-Tevârîh kitabı bunlardan biridir.
Safevî Devleti’nin, Anadolu’daki Şîa nüfûzunu artırarak Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü tehdit etmesi ve İslam dünyasındaki mezheb birliğini bozma faaliyetleri sebebiyle,
Yavuz Sultan Selim Han, 1514’teki Çaldıran Muhârebesi’nde Şah İsmail’i ağır bir hezimete uğratarak Tebriz’i fethetti.
1524’te Şah İsmail’in ölümünden sonra tahta geçen oğlu Tahmasb zamanında Osmanlılar İran’a hakim oldu ise de,
1729’da Safevîler, tekrar yönetimi ele geçirdiler.
1794’de ise yönetim, Azerbaycan / Türkmen kökenli Kaçar hanedanına geçti.
Yaklaşık bir buçuk asır devam eden bu yönetimin son hükümdarı Ahmed Şah,
1925'te tahttan indirilerek İran’da Pehlevî dönemi başladı.
Rızâ Şah Pehlevî (ö.1944) ile başlayıp, 1941’de oğlu Muhammed Rızâ Şah Pehlevî (ö.1980) ile devam eden bu süreç,
1979’da Humeyni devrimi ile sona erdi.
Kimdir bu Humeyni?
Humeyni, 1902’de İran’ın Humeyn şehrinde doğdu. 1989’da Tahran’da öldü.
Çevresinde tanınmış Şiîlerden olan babasının bir toprak ağası tarafından öldürülmesi üzerine ağabeyi tarafından büyütüldü.
Babasının öldürülmesinin gerisinde Şah’ın olduğuna inandığından, küçük yaştan itibaren Şahlık rejimine düşman oldu.
Şah’ın sünnî müslümanlara serbest hareket imkanı sağlaması da bu düşmanlığını arttırdı.
İran’da çeşitli medreselerde eğitim gördükten sonra 1962’de İran Şiî topluluğunun başına geçip Kum’a yerleşti.
1963’te Şah Rıza Pehlevi’ye karşı girişilen gösterileri düzenleyenlerden olduğu için tutuklandı.
1964’te Türkiye’ye sürgün edildi. Bir müddet Bursa’da kaldıktan sonra 1965’te Irak / Necef’e yerleşerek Şah yönetimini devirmeye yönelik İran halkını organize eden faaliyetlerde bulundu.
Şahın talebi üzerine Irak’tan çıkarılınca, devrimi, uluslararası basın yoluyla uzaktan yönetmek için 1978’de Paris’e bağlı Neauphle-le-Château’ya yerleşti.
Oysa Şah Rıza Pehlevî, İran’da büyük çapta ekonomik ve sosyal reformlar yapmış ve İran’ı Ortadoğu’da, özellikle askeri bakımdan söz sahibi ülkeler arasına getirmişti.
Bu ilerleyişi kendileri için tehlike gören ABD, İngiltere ve Fransa gibi batılı ülkeler,
İslam dünyasını bölmek ve sinsi emellerine ulaşmak için Suudi Arabistan’da Vehhâbiliği etkin kıldıkları gibi,
Safevîler'in yıkılmasından sonra etkisini ve gücünü kaybeden Şiîlik inancını da tekrar güçlendirmek gayesi ile
Humeyni’nin İran’da Şiî inancına dayalı kukla bir devlet kurması için her türlü desteği verdiler.
Şah’ın, İran’daki sünnî müslümanlara bir takım haklar tanıyarak Hanefî mezhebinde medreseler açılmasına izin vermesi de, mutaassıp Şiîler tarafından hoş karşılanmamıştı.
Şah’a karşı geniş çaplı muhalefet başlatan bu Şiîler, Humeyni’nin teşvikiyle isyan ederek İran’ın büyük şehirlerinde gösteriler düzenlediler.
1978’de başlayan bu karışıklıklarda çok kan döküldü.
1979’da İran’ı terk etmek mecburiyetinde kalan Şah Rıza Pehlevî, bir yıl sonra Mısır’da iken kederinden öldü.
1979 yılında İran İslam Cumhuriyeti adını alarak velâyet-i fakîh yani on iki imamın temsilcisi sayılan dini lider olarak Humeyni devletin başına geçti.
Ülkede Şiî inancında olmayan binlerce İranlı, devlet aleyhtarlığı ile suçlanarak sorgusuz sualsiz kurşuna dizildi.
Binlerce devlet adamı, subaylar, talebeler öldürüldü.
Sünnî müslümanlara da çeşitli zulümler yapıldı.
İran, Humeyni rejimi zamanında duraklama dönemine girdi. Birçok proje yarım kaldı.
Humeyni idaresindeki iken, 1980’den 1988’e kadar süren İran-Irak savaşında yüz binlerce müslüman öldü.
Humeyni, Orta Doğu’da çeşitli ülkelerde yaşayan Şiî militanları destekleyerek bölgede terörün artmasına da sebep oldu.
Humeyni’nin 1989’da ölmesiyle yerine geçen Ali Hameney döneminde ise:
İran, Orta Doğu'da Şii nüfuzunu artırmak için,
İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de eğitilen, Şii milis grupları (Vekalet Savaşçıları) aracılığıyla,
Suriye, Irak ve Yemen'deki çatışmalarda kafirlerin dahi yapamayacağı zulümleri yaparak yüz binlerce sünnî müslümanı katletti ve
milyonlarcasının da yerinden yurdundan edilmesine sebep oldu.
Elbette zulüm payidar olmaz.
Nihayet İran’ın kuklalığını yaptığı güçler, senaryo gereği onun da ipini çekerek,
Ali Hameney ve birçok üst kademedeki kişileri 28 Şubat 2026’daki suikastla öldürdü.
Humeyni ve taraftarlarını daha iyi anlayabilmek için,
Humeyni’nin yazmış olduğu kitaplardan misaller verelim:
El-Erbaûne Hadîsen isimli kitabında 33. hadisi şerh ederken:
Furkan suresinin 70. ayetinde bildirilen,
Allahü tealanın tövbesini kabul ettiği günahkar mü’minler için;
“Bu sadece bizim Şîa’mızın (taraftarlarımızın) günahkarları hakkındadır.”diyerek sadece kendilerini mü’min görmekte,
Nassü’l-vasiyyeti’l-ilâhiyyeti’s-siyâsiyye isimli kitabında:
“Büyük bir cüretle asrımızdaki milyonlarca nüfusu olan İran ordusunun,
Resulüllah’ın asrındaki Hicaz ehlinden ve emiru’l-müminin Ali ile oğlu Hüseyin dönemindeki Irak’ta bulunan Kûfe ehlinden daha üstün olduğunu zannetmekteyim.”
diyerek kendi çapulcularını sahabe efendilerimizden daha üstün görmekte,
El-Mekâsibü’l-Muharreme isimli kitabında:
“Onların (Sünnilerin) imamlarından, mezhebinden ve kendilerinden uzak durmak vacip olduktan sonra bizimle onların arasında bir kardeşlik söz konusu olmadığı için kardeşlik mefhumu Şii olmayanları kapsamaz.” diyerek,
Sünnî müslümanları kardeş kabul etmeyip, düşmanlığını açıkça ifade etmekte,
Kitâbü’t-Tahâre isimli kitabında:
“Halifeye başkaldıran Hariciler ve halifeyi kendileri tayin edenler gibi diğer taifeler azap açısından,
kâfirlerden daha şiddetli bir azaba müstahak iseler de zahiren necis olduklarına dair herhangi bir delil mevcut değildir.
Şayet bir sultan, Aişe, Zübeyr, Talha ve Muaviye gibi,
dini bir gerekçe olmaksızın mülkünde onunla rekabet etmek vb. başka bir maksatla mü’minlerin emirine karşı çıkarsa veya
babasının, oğlunun katili olduğu için yahut Arab’a, Benî Haşim’e, Kureyş’e beslediği düşmanlık sebebiyle kendisini halife tayin ederse,
bunların hiç birisi zahiren görünür bir necaseti gerektirmez.
Her ne kadar bunlar köpeklerden ve domuzlardan daha pis olsalar da.” diyerek,
ismini zikrettiği yüce sahabelere ve diğerlerine, laf cambazlığı ile ağza alınmayacak en büyük hakareti yaparak zındıklığını ifade etmekte,
Muhtârât min akvâli’l-İmâm el-Humeynî isimli kitabında:
“Peygamberlerden her biri sadece adaleti ikame etmek için gelmiştir ve hedefi o adaleti alemde tatbik etmek olmuştur. Ancak bunu başaramamıştır.
Adaleti tatbik etmek, beşeri manevi kirlerden arındırmak ve ıslah etmek için gönderilen Nebilerin sonuncusu bile aynı şekilde buna muvaffak olamamıştır.
Alemin her yanında adaleti tatbik edip kelimenin tam anlamıyla bunu başaracak olan sadece beklenen Mehdi’dir.” diyerek,
Peygamber efendimize ve bütün peygamberlere iftira atmakta ve kendi hayalindeki Mehdi’yi, Allahü tealanın habibim dediği Sevgili Peygamberimizden üstün tutarak küfrü ve sapkınlığı hududu aşmakta,
Keşfü’l-Esrâr isimli kitabında:
“Şu açık bir şey ki; Şayet Nebi,
imamet emrini Allah’ın kendisine emrettiği şeklin aynısıyla yerine getirseydi,
bu konuda tüm gayretlerini sarf etseydi,
İslam beldelerinde bulunan bütün bu görüş ayrılıkları, buğuzlaşmalar ve savaşlar olmayacak ve oralarda dinin usulüne ve fürûuna yönelik ihtilaflar da olmayacaktı.” diyerek,
müslümanlar arasındaki görüş ayrılıklarının, ihtilafların ve savaşların güya Sevgili Peygamberimizin vazifesini tam yapmadığından kaynaklandığını ifade etmekte ve böylece Peygamber efendimize iftira atarak cibilliyetinin ne kadar bozuk olduğunu teşhir etmekte,
Yine Keşfü’l-Esrâr isimli kitabında:
“Şayet imametin Kuran’da sabit kılınması tamam olmuş olsaydı İslam ve Kur’an kavramlarıyla dünyevi garaz ve riyasetten başka bir şey kastetmeyen bunlar (sahâbe-i kirâm),
Kurandan bir bölümü, şüpheli maksatlarını yerine getirmek için vesile edineceklerdi.
Bu sayfaları Kuran’dan silecekler, Kur’an’ı ebediyen âlemlerin gözünden düşüreceklerdi.
Müslümanlara ve Kur’an’a ebediyen sürecek büyük bir ar getirecekler ve Müslümanların Yahudi ve Hristiyanları kınadıkları ayıbı Kur’an’ için de ispat edeceklerdi.” diyerek,
Yine laf cambazlığı ile Kur’ân-ı Kerimin, güya imametle ilgili konularda sahabe-i kiram efendilerimiz tarafından tahrif edildiği iftirasını atmakta ve
“Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.”(Hicr 9) ayetini inkar etmekte,
….. ve daha da fazlası var,
ancak yazıyı uzatmamak adına Humeyni ve taraftarlarını anlamak için bu kadarı kafi görülmektedir.
Yâ Rabbî, bizlere hakkı hak bilip, hakka tabi olmayı ve batılı da batıl bilip, ondan sakınmayı nasip et.
İnsanların en üstünü olan Efendimiz aleyhisselam hürmetine bu duamızı kabul buyur. Amin
Bu yaşadığımız hadiseler gösteriyor ki,
Bütün dünyanın saadete kavuşması ancak,
İslam aleminin,
geçmişte olduğu gibi bugün de dünyaya ışık saçan,
ehl-i sünnet vel-cemaat çatısı altında birleşmesiyle mümkün olacaktır.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.