• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

MUKADDES EMANETLER, HIRKA-İ SAADET DAİRESİ VE FATİH’İN İSTANBUL AŞKI

24 Haziran 2026, Çarşamba 11:34
MUKADDES EMANETLER, HIRKA-İ SAADET DAİRESİ VE FATİH’İN İSTANBUL AŞKI

Bir önceki yazıda Topkapı Sarayı’nın yalnızca bir yönetim merkezi değil, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu büyük bir eğitim ve devlet sistemi olduğunu anlatmıştık. Bu yazıda ise sarayın en özel bölümlerinden biri olan Mukaddes Emanetler Dairesi’ni, Hırka-i Saadet’i ve Fatih’in İstanbul’a bakışını ele alacağız.

“Topkapı Sarayı’nda Fatih’in Evi” kitabının en büyük farklarından biri, Topkapı Sarayı’na Fatih’in gözüyle bakmasıdır. 30 yıldır Topkapı Sarayı turu yapan biri olarak, bu kitabı hazırlarken bazı şeyleri yeniden fark ettim. Mücevher bölümü olarak gezilen yer Fatih Köşkü’dür. Sarayın ilk binası budur. Bir de Mukaddes Emanetler Dairesi vardır.

Bu balkondan bir tarafta Kadıköy, bir tarafta Boğaz, Üsküdar ve Beşiktaş tarafı görülür. Buraya çıkınca Fatih’in İstanbul’a ne kadar aşık olduğu anlaşılır. Yıllarca İstanbul hayaliyle yanmış, tutuşmuş ve burayı almış bir insan düşünün. Bir insan bir kıza aşık olur ve bir gün nasip olur evlenir. Onun evinin önünden geçince bile heyecanlanır, içi titrer. Fatih İstanbul’a aşık olmuş ve İstanbul’u almıştır. Alan insan ne yapar? Devamlı görmek ister, durup durup bakmak ister.

Bu mimariyi 30 yıldır geziyorum ama ilk kez bu kitapta Fatih’in İstanbul aşkını çok iyi gördüm. İki tane balkon yaptırıyor Fatih. Enderun avlusu dikdörtgen bir avludur. Avlunun denize bakan sol ucunda bir balkon yaptırmış. Sağ ucuna da bir balkon yaptırmış. Bu uçtaki balkonu çift cepheli yaptırmış. Bu cepheden bakınca Kadıköy, diğer cepheden bakınca Boğaz ve İstanbul görülür. Öbür köşede yaptırdığı balkon da çift cephelidir. Bir taraftan Galata ve Karaköy, bir taraftan bütün suriçi İstanbul görülür. Bütün İstanbul iki balkonda gözükür. Fatih bu güzelliği doya doya seyretmek istemiştir.

Topkapı Sarayı turuna gelenlerin çoğu maalesef bu balkonu atlar. Balkon Fatih’in aşkıdır, şevkidir, heyecanıdır. Bu manzarayı seyretmek çok önem arz ediyor. Boğaz turunda gemiyle gezerken de bu balkonu görmek gerekir. Oradan bakınca sarayın en güzel yerinin burası olduğu anlaşılır.

Topkapı Sarayı dendiğinde son zamanlarda Topkapı Sarayı ve mukaddes emanetler birbiriyle çok özdeşleşmiş halde. Sanki sadece mukaddes emanetlerin sergilendiği bir yer gibi düşünülüyor. Fakat burası bundan çok daha fazlasıdır. Mukaddes emanetlerin hayatın bu kadar içinde olan bir yerde, öğrencilerle sultanın hayatının içerisinde bulunması bambaşka bir anlam taşır.

Yıllardır sarayı gezen biri olarak beni en çok üzen şey, sarayı gezen insanların neredeyse hiçbirinin L şeklindeki yapının ne olduğunu tam anlayamamış olmasıdır. Topkapı Sarayı’nı bugün 10.000 kişi gezse ve bu 10.000 kişiye “Siz dün Topkapı’yı gezdiniz. Fatih’in yatak odasını gördünüz mü? Yavuz Sultan Selim’in oturma odasını gördünüz mü? Kanuni’nin özel görüşme odasını gördünüz mü?” diye sorsak, 10.000 kişi “Böyle bir yer mi var? Duymadık, görmedik. Hiçbir tabelada okumadık.” der.

İnsanlar Topkapı’yı geziyor ama asıl görülmesi gereken şeye baktığı halde görmüyor. Ne olduğunu anlamadan vitrindeki eşyalara bakıyor, çekip gidiyor. Herkes oraya Kaşıkçı Elması’nı görmeye gidiyor. Fatih yaptırdı orayı. O da Fatih Köşkü’dür. Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki Çinili Köşk de Fatih Köşkü’dür. Fatih İstanbul’u fetheder etmez ilk yaptırdığı üç bina Çinili Köşk, Topkapı Sarayı Mücevher Dairesi ve Mukaddes Emanetler Dairesi’dir. Asıl evi ise Mukaddes Emanetler Dairesi’dir. Bunu kaç kişi biliyor? Hiç kimse bilmiyor.

Bunun için kitabın kapağına kocaman “Fatih’in Evi” yazıldı. Millet şaşırsın, irkilsin, sarsılsın istedik. “Fatih’in evi mi varmış? 550 yıldır ev mi kalır?” desinler istedik. Okuyunca da şok olsunlar. Çünkü burası onun evidir. Öyle bir ev kurgulamıştır ki akıllara durgunluk verir.

Bu bir evdir. II. Mahmut’a kadar padişahlar gündüzleri burada kaldılar. III. Murat’a kadar geceleri de burada kaldılar. Fatih İstanbul’u fethetti. Sonra oğlu II. Bayezid, onun oğlu Yavuz, onun oğlu Kanuni ve onun oğlu II. Selim geldi. Bu beş padişah hem gece hem gündüz burada kaldı. Tam köşedeki Has Oda’da II. Mahmut’a kadar da gündüzleri yine burada kalıp devleti buradan yönettiler. Böyle bir yer var ve biz farkında değiliz.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethiyle beraber, özellikle Kayıtbay’ın şahsi mukaddes emanet koleksiyonuyla, Mekke emirinin gönderdikleri dahil emanetler buraya geldi. Yavuz dedi ki: “Bunlar benim başımın tacıdır. Ben akşam başımı nereye koyuyorsam, onları da başımın üstüne koyacağım.” Başını koyduğu yerin üstüne iki çekmece yaptırdı. Hırka-i Saadet ve Sancak-ı Şerif oraya kondu. Yavuz başının ucunda hırka ve sancakla yattı. Emanetler buraya gelince burası çok yüksek ayrı bir anlam ifade etti. Padişah ve 32 Has Odalı öğrenci artık mukaddes emanetlerin bekçisi ve hizmetçisi oldular.

Mukaddes Emanetler bölümünün önünde bir yükselti ve hemen yanında bir kuyu vardır. Burası ecdadın çok ince hassasiyetinin dışa yansımasıdır. Bir insan kendi yaşadığı evin önüne öldükten sonra uzatılacağı taşı, tahtayı koymaz. Yıkanacağı çeşmeyi koymaz. Ama onlar bizzat koymuşlardır. Hırka-i Saadet Dairesi dediğimiz yerin asıl adı Has Daire’dir. Hırka-i Saadet buraya geldikten sonra ve özellikle II. Mahmut Dolmabahçe Sarayı bölgesine geçtikten sonra halk arasında burası Hırka-i Saadet Dairesi olmuştur. O güne kadar bu dairenin adı Has Daire’dir.

Köşede bir oda vardır. O da Has Oda’dır. Has Oda padişahın yatak odası, oturma odası, her şeyidir. İlk başta 32, sonra 39’a çıkan Has Odalı öğrencilerin koğuşudur. Bu insanlar bir arada yaşamıştır. Has Daire hazinesi de köşe kısımdadır. Bu dairenin iki ana kapısı vardır. Birinci kapısı şadırvanlı kapıdır. Diğeri arka mermer sofaya çıkan kapıdır. Kapılardan birinin önünde, ölünce cenazelerin yıkanacağı çeşme vardır. Öbür kapının önünde de vefat ettiğinde cenazenin kefenleneceği platform vardır.

Bunlar Fatih’ten beri vardır. Fatih yaptırıyor. Çünkü devleti yönetiyorsun, devletin bir numarasısın. Üstelik bu devlet dünyanın süper gücü. Böyle bir devletin başındaysan her an şımarabilirsin, bozulabilirsin. O koltuk seni başka bir insana dönüştürebilir. Bunun için gece kaldığı ve gündüz oturduğu yerin hangi kapısından çıkarsa çıksın, önünde yıkanacağı ya da kefenleneceği yeri görür. Bu yükselti sultana “Sen de fanisin.” der. Bir gün çıplak bir şekilde buraya yatırılacaksın ve dikişsiz bir beze sarılıp uğurlanacaksın der.

Bu konuda çok ilginç hatıralar vardır. Sultan Mehmet Reşat 1918’de vefat ettiğinde Sultan Vahdettin’e haber veriliyor. “Abiniz vefat etti.” deniyor. Apar topar buraya geliyor. Tam buraya Mehmet Reşat’ı yatırmışlar, kefenleniyor. Sultan Vahdettin burada duruyor. Önünde abisinin cenazesi, karşısında kapı. Bu manzaraya bakarak şu cümleyi söylüyor: “Saltanatla teneşirin arası meğer ne kadar kısaymış.” Baktığınız zaman beş adımdır. Orada dünyayı yönet, beş adım sonra burada dikişsiz bir bezle sarılıp uğurlan.

Bu hassasiyetin yanında bir başka hassasiyet de kuyudadır. Mukaddes Emanetler Dairesi, sarayın diğer daireleri gibi zaman zaman temizlenir, süpürülür ama bir farkla. İçeride kibrit kutusu kadar bir süpürge ve kibrit kutusu büyüklüğünde bir kürek vardır. Mukaddes emanetlerin içinde Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”in hırkası, Hazreti Hüseyin’in gömleği, Hazreti Fatıma’nın duvağı vardır. Bunlar kumaştır. Kumaş eskidikçe içinden toz atar. O tozlar küçük kürek ve süpürgeyle kibar kibar toplanır ve bu kuyunun içine saklanırdı. Bir padişah vefat ettiğinde cenazesi kefenleneceği zaman, kefen bezinin arasına bu tozlardan bırakılırdı. Mukaddes tozlarla o kişiler uğurlanırdı.

Topkapı Sarayı’na gelip mukaddes emanetleri gezenler burayı tek katlı bir daire olarak görüyorlar. Fakat burası tek kattan oluşmuyor. Yıllarca saray turu yapan biri olarak hepimiz burayı tek katlı sanıyorduk. Çünkü bu avluda kapıdan giriyoruz, geziyoruz ve buradan çıkıyoruz. Tek katlı sanıyoruz. Hâlbuki burası iki katlıdır. Burada bir kot farkı vardır. Dümdüz gelirsiniz, sonra merdivenden aşağı inersiniz. Normalde bir sürü insan buradan geçer ama kimse dönüp duvara bakmaz. Kimse duvarın üzerinde sonradan kapatılmış pencereleri görmez. Hırka-i Saadet Dairesi’nin, yani Fatih’in yaptırdığı evin kimsenin bilmediği alt katı ve kapatılmış pencereleri vardır.

Kitabın kalbinin olduğu yerlerden biri de Fatih’in kış bahçesidir. Bu havuzu yaptıran Fatih’tir. Fatih bu havuzu ilk yaptırdığında havuz, şu an Revan Köşkü’nün olduğu yere kadar geliyordu. Yani havuz bir sonsuzluk havuzuydu. Revan Köşkü yoktu. Onu IV. Murat yaptırdı.

Mukaddes Emanet Dairesi’nin kot farkı olarak burası bir tepedir. Bina iki katlıdır. Birinci kat aşağıda kalır. İkinci kat sınırdadır. Kapıdan çıkınca önünde koca bir sonsuzluk havuzu vardır. Minik bir çıkma balkon vardır. Bu bölüm tamamen camla kaplıdır. O zaman büyük cam bloklar yoktur. Fatih döneminde küçük camlar vardır. Küçük çıtalarla, küçük camlarla kaplı bir antre yaşam alanı yapılmıştır. Bir kış bahçesi yapılmıştır.

Sünnet Odası’nı Kanuni yaptırdı. Son şeklini Sultan İbrahim verdi. Yavuz Sultan Selim’in kulesi vardı. İftariye Kameriyesi Sultan İbrahim’indir. Bağdat Köşkü yoktu. Öyle olunca burası tam uçurumdu. Uçurumda bir sonsuzluk havuzu vardı. Buradan Galata, Karaköy ve Galata Kulesi görülüyordu. Diğer taraftan sur içi İstanbul görülüyordu. Fatih’in aşkı İstanbul’du ve o aşkıyla burada baş başa kalıyor, bütün devleti buradan yönetiyordu.

Fatih’in evini gezmekle bitmez. Topkapı Sarayı’nı 30 yıldır gezen biri için bile her seferinde başka bir açıdan görmek ayrı bir keyiftir. Sultan İbrahim zamanında yapılan İftariye Kameriyesi de güzel hatıraların olduğu bir yerdir. Bir an için Fatih Sultan Mehmet olalım. İstanbul’u fethetti. Hem devleti yöneteceğim hem de aşık olduğum şehri doya doya her açıdan seyredeceğim dedi. İki balkonlu bir yer yapayım dedi. Balkonun biri mücevher dairesi, hazine dairesi dediğimiz yerin köşesindedir. Bir köşesi Üsküdar’ı, bir köşesi Kadıköy’ü ve Boğaz’ı görür. İkinci balkon burasıdır.

Bu balkondan, Gülhane Parkı’na dikilen ve dev gibi olmuş cevizler olmasaydı, Fatih’in manzarasını görebilecektik. Haliç’e kadar kesintisiz görecektik. Böyle bir süs bahçesinde ceviz ağacının olması bizim cahilliğimiz, peyzaj bilmezliğimiz olsa gerek. Fatih buradan bakınca bütün sur içini görüyordu. Diğer taraftan Galata ve Karaköy’ü görüyordu. Bir şey daha görüyordu: Gün batımını.

Yıllarca burada gün batımını görmeyi hayal ettim. Her hafta saraya geliyordum ama yazın güneş geç batıyor, saray kapanıyordu. Kışın hava karardığında da bizi saraydan çıkarıyorlardı. O günün batma sırasında burada durmamız yasaktı. Bir gün TRT’den aradılar. İftar programını İftariye Kameriyesi’nde sunacaklarını ve beni bir akşam konuk almak istediklerini söylediler. Geldim. Akşam ezanına bir buçuk saat kala arka kapıdan aldılar.

Sultan İbrahim ve Hatice Turhan Sultan burada oturup akşam ezanına doğru iftarlarını açıyorlardı. Gün nasıl batıyor merak ediyordum. Güneş geldi, geldi, kameralar çalışamaz oldu. Reklam arası verdiler ve bizi diğer tarafa aldılar. Bu kez manzarayı oradan seyretmek nasip oldu. Padişahlar gibi, Fatih Sultan Mehmet gibi gün batımını burada izlemek nasip oldu. Kitaba da bütün bunları yazdım.

Topkapı Sarayı, sadece gezilip geçilecek bir müze değildir. Fatih’in evidir, Enderun’un kalbidir, devletin yönetildiği yerdir, mukaddes emanetlerin bekçiliğinin yapıldığı yerdir. Bu sarayda taşların, kapıların, balkonların, kuyuların ve avluların hepsi ayrı bir hikâye taşır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.