KOCA KAFALI TOPUZ’UN ŞEKERDEN BABASI VEHİP ABİ
04 Nisan 2026, Cumartesi 12:47
Topuz, tokmak gibi kafası olan bir oğlan çocuğuydu. Elindeki sihirli tüy ona olağanüstü güçler verir, bizler de çizgi romanın akışına kendimizi kaptırıp maceradaan maceraya koşardık…
———
Yıllaaar sonra, bir gün eski günleri konuşuyorduk. Dedim ki;
“Vehip abi, henüz çocukken beni sizin eve götürmüşlerdi.”
“Aa evet hatırlıyorum, dedi… O zamanlar sen şu kadardın...”
Beni tarif etmek için elini şöyle havada tutmuştu ama hemen ardından da diğer elini ancak bir iki santim kadar daha yukarıda tutarak devam etti:
“Ben de şu kadardım!..”
❤️❤️❤️
Fiziki özellikleriyle ilgili şunu da anlatırdı rahmetli:
Eve dönüyormuş, sokağa girmiş. Apartmanın önünde oturan beş altı yaşlarındaki çocukları görünce canı onlara takılmak istemiş. Ama biri rahatsız olmuş ki;
“Sen işine baksana, şişko!..” diye terslemiş onu. Bunu anlatır ve gülerdi.
Aslında şişman biri değildi Vehip abi ama boyu epey kısa olduğu için tombul gözüküyordu. Demek ki bu kadar sevimli ve sakin olduğu için, çocuklar bile onu tehdit unsuru görmeyip, sanki yaşıtlarıymış gibi “akran zorbalığına” yeltenmişler!
Bana göre ise; bu en bu boy ve bu simanın en çok yakışacağı kişi de gene Vehip Sinan üstadımızdı.
Ayrıca çok kibardı, temizdi, kültürlüydü. Şehirlilik bir yana hatta İstanbulluluk da bir yana, Fatihliydi Vehip abi. Fakat, “efendim’siz” konuşmayan, “sen” demekten imtina eden, her kelimeye hakkını verme gayretinde olan eski Fatihlileri günümüzün kalabalığı ile karıştırmamak lazım.
❤️❤️❤️
“Hatırlıyorum” demesi kimseyi yanıltmasın; onun mühim özelliklerinden biri de hatırlamamaktı. Böyle olduğu için de yuvarlak ifadelerle karşısındakini veya olayları hatırladığını belli etmeye çalışırdı.
Eski ahbaplarıyla konuşurken hep gülüştüğümüz bir konu var ki şu:
Bir gün Galata köprüsünden karşıya, Karaköy yönüne geçeceği tutmuş ve orada yolunu şaşırmış. Birine adres soracak ama sorduğu kişi Türkçe bilmeyen bir turist çıkmış!..
Yakın dostu Gürbüz Azak;
“İşte bu kadar hayal dünyasında yaşayan ve topluma uzak duran biri” derdi onun için.
Çok fazla bunaldığı zamanlarda ise Topkapı’ya gider, oradaki otogarda bekleyen Silivri otobüslerinden birine biner, bir saat kadar etrafa; denize, göğe, yeşilliklere, tarlalara filan bakarak seyahat ettikten sonra gene aynı otobüsle geri dönermiş.
❤️❤️❤️
Benim askerliğim de sıra dışıydı. En büyük torpilleri kullanarak tecil edelim derken yaşım gelmeden asker oldum ve daha yirmibirimin Ocak ayında bu büyük iş bitmişti bile.
Ben “zaman koptu, tarihler karıştı, çağlar değişti” filan zannetsem de rastladığım insanlar bana “a a, ne zaman gidip de geldin” diyordu!
Nedenini bilmiyorum ama meslekle ilgili olarak ilk aradığı kişi Vehip Sinan’dı.
“Beni işe al” gibi bir şey değildi bu aramamın sebebi; zaten Vehip ustanın gittiği bir iş yeri olmazdı. Eserlerini evinde hatta kucağında çizer, sonra da ya bunları fermuarlı çantasına koyarak belli günlerde kendi götürür veya birileri gelip karikatürleri evinden alırdı.
❤️❤️❤️
Fakat; sanki bir deneme, ısınma, alışma hareketi manasına da gelen ve gayriihtiyari denebilecek bu ilk telefonun kime olduğu önemli bir ipucuydu.
İyi ama bir buçuk yıldır görüşmediğim ve sık sık hafızasının zayıflığından şikâyet eden biri beni hatırlar mı, diye geçti aklımdan. Hatırlamazsa da ne farkederdi zaten “bir kayıp dünyanın içinde” sanıyordum kendimi!
Soğuk, karlı bir seneydi. Fatih civarındaydım ve avucumda jeton vardı.
Gördüğüm ilk telefon kulübesi boştu. İçinde rahatça dönülebilse de, dik duran ve camekanlı bir tabuta benzeyen sarı boyalı telefon kulübesine girdim.
Küçük defterimde yazılıydı ama, nedendir bilinmez hafızama da yerleşmiş bu numaralar; …23 30 40.
Yuvarlağın üzerindeki numaraları “Tırrn, tırrrnn” diye çevirmeğe başladım.
Ahizeyi, ablası hanımefendi kaldırdı.
“Efendim, müsaitse Vehip Bey’le görüşebilir miyim?”
“Bir dakika, haber vereyim.”
Yumuşak ama tok sesi göğüsten gelirdi:
“Aloov, buyurun…”
“Vehip Bey, ben Muammer. Askere gitmiştim döndüm. İlk defa sizi arıyorum.”
“Aaaa Muammer, hoş geldin. Ne çabuk bitirdin de geldin. Nasılsın?”
İyiydim…
Sivil hayata dönüp dönmediğimi anlamak için miydi bu, yoksa travma veya vehim miydi içinde bulunduğum? Kendimi mi test etmiştim bilmiyorum! Ama işte ustalardan Vehip abi bile beni hatırlamıştı. Galiba geçmiştim imtihanı!
Hissettim ki zannettiğim kadar da kayıp değilmişim! Yani artık Cağaloğlu sokaklarına bakan kapıları da çalabilirdim.
❤️❤️❤️
Fatih semtinin Akdeniz caddesinde bulunan, Vehip Bey’in oturduğu bu evi, yıllaar öncesinden biliyordum ben. Evli olmadığını ve evli olmayan ablasıyla yaşadığını da hatırlıyordum.
Orta okul yıllarımdı.
Mehmet Salih Suruç ile Can Alpgüvenç beni Cağaloğlu’ndan aldılar ve Fatih’e gittik. Babamdan bir yaş büyük olan Vehip Bey’in evine vardık. Zili çalınca, kapıyı başı geniş bir örtüyle kapanmış hanımefendi açtı, içeri seslendi ve bir daha da yanımıza gelmedi. Sadece ikramlar hazırlayıp yollamıştı. Bizden öncekilerde şehirli, İstanbullu, Fatihli
kültürü böyleydi.
Beraber gittiğimiz abiler ile büyük usta çok eğlenceli bir muhabbete dalmışlardı. Ben de gömlek, ceket, kumaş pantolon giymiştim. Her gün çizgilerini gördüğüm karikatürist büyüğümüzle aynı ortamdaydım. Çok heyecanlıydım… Boğazıma bir şey takıldı, yutkunmaya çalıştım, sonra boğazımı temizlemek istedim. O sırada, beni unuttuklarını fark etmiş olan Can Bey birden bana baktı, durdu ve;
“Ah, işte Vehip Bey, size sözünü ettiğimiz çizer kardeşimiz Muammer” diyerek beni işaret etti. Ben ise; sanki kendimi belli etmek için mahsustan öksürüp boğazımı temizlemişim gibi bir durum olduğu için çok utandım. Yüzüm gözüm kızardı. O dakikayı hâlâ hatırlıyorum.
❤️❤️❤️
Evdekinden sonra, ikinci karşılaşmamız, Can Kardeş’in ilk yılıydı. Gürbüz Azak, Topkapı’daki Tercüman’dan ayrılıp bir usta olarak dergiye gelince, Vehip Sinan da çizgi roman ve karikatür sayfalarını getirmek üzere Cağaloğlu’na geldiğinde, eski arkadaşını ziyarete gelir ve böylece ben de aynı odanın çalışanı olarak sohbetlerine kulak misafiri olurdum. Vehip Sinan konuşurken veya muhatabını dinlerken elinin altında bulduğu kâğıtlara mütemadiyen bir şeyler çizerdi. İş olarak her gün çizen, sayısız karikatür hazırlayan, çizgi romanlar yapan üstad, böyle sohbetler esnasında ise karikatürize değil de, daha gerçekçi karalamalar, çeşitli insan suratları ve arka planlar yapardı.
Bir gün ben, çöp kovasındaki bu çizimleri topladım, bir iki farklı boyda fotokopilerini çekip çoğalttım ve belli bir nizama sokarak reel çizgi roman sayfaları vücuda getirdim. Tekrar geldiğinde bu sayfaları kendisine gösterdim. Vehip abi o kadar sevindi ki ben bile şaşırmıştım.
Meğer onun hayallerinden biri de buymuş. Gerçek romanlar da yazmak ve yazdıklarını resimlemek… Sonraki yıllarda bunu başaracaktı da “Hortlaklı Harabeler” isminde bir çocuk romanı yazdı ve kitabı okuyucuyla buluştu.
❤️❤️❤️
Vehip Sinan 1929 yılında İstanbul Şehremini’de doğmuş. Annesi Münire hanım ve babası Mehmet Sinan Bey. Bir ağabeyi bir ablası, iki de kızkardeşi varmış. Ömrünü ablası Nefise Sinan hanımefendi ile birlikte “iki bekar olarak” geçirdiler.
19 Kasım 2007 Pazartesi günü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına “Yaşayanlara Saygı” adı altında bir toplantı düzenlendi. Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşen bu sergi ve açık oturumu düzenleyen Mehmet Nuri Yardım, konuşmacılar ise Dr. Cahit Öney, Gürbüz Azak ve Can Alpgüvenç idi.
.
27 Şubat 2010 Cumartesi günü, gene İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’de büyük bir anma günü yapıldı.
Gösterilen belgeselden sonra başlayan açık oturumun başkanı Yavuz Bahadıroğlu, konuşmacılar ise Can Alpgüvenç, Adem Güneş, Mehmet Ali Bulut ve İsmail Kahraman’dı.
Hatıralar/Düşünceler bölümünde konuşanlar ise Mehmet Fırıncı, Mehmet Şevket Eygi, Prof. Dr. Sefa Saygılı, Gürbüz Azak, Ümit Şimşek, Mehmet Nuri Yardım, Dağıstan Çetinkaya ve Muammer Erkul idi.
Ayrıca bu program için büyük boy 32 sayfa bir broşür basılmıştı. Başkan Kadir Topbaş ve Nevzat Bayhan’ın Kültür AŞ müdürlüğü döneminde hazırlanan bu eserde bol miktarda bilgi, hatıra, fotoğraf ve üstadın eserlerinden örnekler vardı.
Bu eserde yayınlanmak için kaleme aldığım yazıda ben de şunları söylemiştim:
❤️❤️❤️
TOPUZ’UN BABASI
Şu an Türkiye’mizin bütün yöneticileri ve vatandaşlarının neredeyse tamamı gördü onun çizgilerini; güldü veya düşündü…
Fakat hiç utanmadı! Ben bunu nasıl eve götüreceğim, çocuklarımın önüne nasıl koyacağım, diye düşünmedi… Çünkü Vehip Sinan, ömrü boyunca, yasak olan ve özellikle de haram olanı çizmekten ateşten kaçar gibi kaçtı!...
Ateşle imtihan oldu bu ülke, yoklukla imtihan oldu, siyasetle hatta varlıkla imtihan oldu, onun çizgisi değişmedi!
Yazarken de konuşurken de kötü söz diyemiyor insan onun hakkında ve inşallah hiç söylenmesin… Konuştuğumuzda; “Çok sıkılıyorum. Keşke beni hiç kimse övmeseydi. Ama onun yerine, ahiretim hakkında bir iyi kelime duysaydım…” diyor.
Gerçek sanatçı kolay yetişmiyor ki bu ülkede. Hele sanatçı kalmak, zorun zoru! İşte bu noktada, tertemiz sanat yapabilmenin zorluğu çıkıyor ortaya.
Vehip Sinan’a evlenmek kısmet değilmiş. Yalnız bırakmak istemediği ablasıyla birlikte yaşadı. Sonra da kendine uygun birini bulamadı…
Her zaman evindeydi, kendi evine sokamayacağı çizgi çizmedi. Mecbur kalmadan sokağa bile çıkmadı. Belki de işte bu hal; onu çeşitli siyasi akımlardan, gelip geçici cemaatlerden, fitne fesattan, tüketim çılgınlığından, dünya hırsından, kibir dağlarının üzerinde gezinen güruha karışmaktan korudu…
İstanbul’un Fatih semtinde, gözlerden uzak; namazında, orucunda geldi bu güne kadar…
Maazallah; tarihine sövseydi, Yaradan’a karşı gelseydi, zerre kadar şüphem yok ki birileri onu başlara taç yapar ve dünyalığa boğardı…
Ama Vehip ağabey, bunu isteyip yaltaklanmak bir yana; gözünün ucuyla bile bakmadı, sanatını haramla, yasakla, ayıpla kirletmedi…
“Eee” dediler, “o zaman da biz seni yok sayarız!”… ve dediklerini de yaptılar…
O ise; “Dünyada yok sayılmak değil ki önemli olan. Mühim olan; var olana yâr olmak!.. Allah var, Peygamber var, ölüm var, hesap var!.. Daha ne olsun?..” dedi ve hep bu ısrarla yaşadı…
Bir insanın ayağının kaç numara olduğu, nasıl bir kundurayla iz bıraktığı, hangi yükseltilere bastığı filan mühim değildir… Çıplak bile olsa, bir ayak izinin çizgisi, yani nereden gelip nereye gittiğidir önemli olan! Bişr-i Hafi hazretleri de yalın ayaklıydı; ama hayatta olduğu süre içinde, şehrinin sokaklarına hayvanlar bile pislememişti!
Bunlar abartma, övgü sözleri değil… Bunlar; inandığında ısrarın önemini idrak etmeyi takdir sözleri…
Büyüklerden biri; “en büyük keramet istikamettir” buyurmuş…
Bizim için üç şey çok önemlidir ki “ilmihal” de budur: Haram, yasak ve ayıp… Yani, Allah’ın emirlerine karşı gelmemek… Devletin kanunlarına karşı gelmemek… Toplumun ayıplayacağı durumlarda kalıp, fitneye sebep olmamak!
Sanatçı bile olsak, istisna değiliz…
Vehip Sinan; bir anlamda Topuz, demektir!
Bizler “Topuz ile Tamer’in maceraları”nı görmüş dördüncü kuşağız. “Topuz” ise altıncı kuşak tarafından okunmaya başlandı.
Senin için yazınca söz bitmiyor Vehip Abi. Sonsuza kadar, her ne ise en iyi ve en güzel olan, sana onu temenni edip hastalıklarına şifalar diliyor ve ellerinden hürmetle öpüyorum…
❤️❤️❤️
Gerçekten de yukarıda yazdığım gibi söylüyordu.
Kendisi için yapılacak olan büyük anma gününden önce de aramıştım onu.
“Gelebilecek misiniz?” diye sormuştum.
“Şimdi beni orada överler Muammer” demişti yorgun bir sesle… Ardından da şöyle devam etti:
“Çok sıkılıyorum. Keşke beni hiç kimse övmeseydi. Ama onun yerine, ahiretim hakkında bir iyi kelime duysaydım…”
❤️❤️❤️
18 Nisan 2010 Pazar günü vefat ettiği duyuldu Vehip abinin… Cenaze namazı ömrünün neredeyse tamamını geçirdiği semtteki Fatih Camii’de kılınacaktı.
Ben de yola çıktım. Önce Boğaz’ı sonra da Haliç’i geçtim. Köprüden yukarı Edirnekapı şehitliğine doğru çıkarken lastik sağa doğru çekmeye başladı. Kenara çekip durdum. Nasıl oldu bilmiyorum, lastik böyle aniden gitmiş. Cantın üzerinde, ağır ağır giderek bir lastikçi buldum. Fakat işimi halledene kadar çoktan ezan okundu, namaz kılındı… Ben Fatih camiine yetiştiğimde cenaze götürülmüştü ama bahçenin yarısı hala namaza katılanlarla doluydu. Ne kadar seveni olduğuna, cenazenin kalabalıklığına gıpta ettim.
❤️❤️❤️
Vehip Sinan ustamız, bu milletin değerlerinin neler olduğunu bilen… Allahüteala’nın haramlarına ve devletin yasaklarına da riayet etmeye çalışan gerçek bir sanatkardı.
Vefatından 16 yıl sonra bu kadar kelimeyi ardı ardına dizmeye çalışmam ve sizlerin de yazdıklarımı okumaktaki sabrınız, Vehip abiye olan sevginin ve istikametindeki samimiyetine delil değil mi?
Rabbim, merhum ustamıza ve Habibinin çizdiği yolda giden bütün kullarına rahmet eylesin, onu ve hiçbirimizi Fatiha’lardan mahrum bırakmasın inşallah, amin.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.