Değer Sizseniz Değer Sizsiniz
Kitap KritikProf. Dr. Mustafa Şeker “Değer Sizseniz Değer Sizsiniz” kitabının önsözünde şöyle diyor:
Toplumların ve kurdukları medeniyetlerin ömrü, insan olmanın gerekliliğine ait argümanları ayakta tutma refleksi ile paralellik taşır. İnsan olmanın bilincine vâkıf bir kimse; yaratılış gayesi ve özünde taşıdığı değerler sebebiyle "suların kendi yatağında akması" misali mutlaka karakterinin gereğini ortaya koyar ki bu neredeyse kaçınılmazdır. Bu gerçekleri yok sayarak değerlere savaş açan anlayışların ise başarı ihtimali yoktur. Çünkü insanoğlu, bir madde olmanın ötesinde ruh gibi bir değere de sahiptir ki taşıdığı misyon ve anlayışların şifrelerini burada muhafaza eder. İnsan hakkında kararlar alırken onun özünde var olan değerleri ve birikimi dikkate almadan yapılacak düzenlemeler, boşa zaman harcamak olacaktır. Çünkü insan, kompleks bir varlıktır ve onun ihtiyaçları, beklentileri, hayat düsturları çeşitlilik arz eder. İnsan hakkında; kültürü, âdetleri, gelenekleri, yasadığı/yetiştiği çevre, aldığı eğitim, ögrendikleri, ferdi ihtiyaçları gibi argümanları dikkate almadan verilecek kararlar, onun menfaatine uygun olamayacağı gibi boşa harcanmış zamanın hassas terazideki bedeli de ağır olacaktır. Ayrıca saniyelerin bile önemli olduğu hayatımızda, "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" İlahi düsturu gereği istişare kültürü kazanmamış bireylerin vereceği kararların neticesinde çoğu zaman boşa kürek çekilmiş olacaktır ki bunun muhatapları, kim olursa olsun, hızla akan hayat mücadelesi sürecinde emek israfı kadar zaman israfının da hesabını veremeyecektir.
İnsan hayati hızla akarken arkasından bıraktığı izlerdir onu değerli kılan. Çünkü "İnsan ölür kalır eseri, hayvan ölür kalır semeri." özlü sözünde de belirtildiği gibi yüzlerce yıl önce yapılan eserler bugün bile dimdik ayakta ise bizden sonra gelecek nesillere karşı da büyük sorumluluklarımız var demektir. Zira insanı yaşatmayı, devletin yaşaması kabul eden bir medeniyet ki uzun ömürlü olmanın nice sırlarını taşır bir sözde.
Bu kadar maddi eser bırakma heyecanı taşıyan bir insan için asıl kalıcı olan nedir? Bu heyecan taşıyan kimseler için insani değerli kılan diğer yönüne yönelmek niçin önemlidir? İnsan sadece bir et yığınından mı ibarettir? Bu et yığınını değerli kılan hangi özelliğidir? Aranılan et ise daha semiz varlıklar yok mudur yeryüzünde? Mesela, eşref-i mahlûkat olan ve her nimete kavuşmuş olmasına rağmen bunları düşünmeden yarınının kavgasına tutuşan bir insan, kendini değerli kılan meziyetlerini niçin çok fazla tefekkür etmez? Kendine benzemeyen başka varlıklardan daha acımasız olmak, aklı ve vicdanı olan bir insanın yapabileceği bir şey midir? Vahşi bir aslan bile tok iken hiç kimseye saldırmaz.
Hâl böyle iken bir insan 100 yıl sonrasının yıkım planlarını kurar; bu uğurda da yakar, yıkar ve öldürür. Peki, bunu niçin yapar ve bu yaptıkları hangi açlığın tezahürüdür?
İşte bu ve bunun gibi uzayıp giden suallerin cevapları birçok sırları da taşır insan hakkında. Öyleyse insanı çok iyi tanımak ve çözümlemek gerekir. Etten, deriden, kemikten teşekkül eden, kendine biçilmiş bir misyonu olan ve var oluş gayesinin bilincinde şerefli bir varlık olarak omuzundaki ağır yükün sorumluluğuna uygun davranması gerektiğini bilen bir insanın, asli yönünün ruh tarafı olduğundan habersiz olması düşünülebilir mi? Dolayısıyla mükemmel yaratılan bir insanın, omuzunda taşıdığı ağır yüklerin verdiği sorumlulukları yerine getirme zorunluluğu, insana kendini sorgulama mecburiyeti de yüklemiştir. İlk ve en önemli sorumluluğu ise kendine bu kadar nimetleri veren yaratanını tanıma sorumluluğudur. Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım her an Onun verdiği nimetleri yer-içer, O'nun verdiği nimetleri teneffüs eder ve O'nun verdiği nimetlerle karşılaşırız. Bir adresi ararken bize yolu tarif edene, açken bir tabak yemek verene, ayağımız tökezleyip düşecekken kolumuzdan tutup bizi düşmekten kurtarana binlerce teşekkür ederken her şeyimizi yoktan var edene ayni vefakârlığı göstermemek ne ile izah edilebilir? Öyleyse bütün bunlara rağmen insanoğlu niçin inat etmeye devam eder?
Aksam yastığa başını koyduğunda gününün muhasebesini yapan akıllı bir insan, kendini hesaba çekmeye başladığı zaman eğer bunu samimiyetle yapıyorsa yüzleştiği gerçekler kendini çoğu zaman doğru adrese götürür. Var olan eksiklerimiz, sınırlılıklarımız ve çaresizliklerimize rağmen kendimizi sorgulamayı niçin bir acizlik/küçüklük olarak görürüz ki? Aslında elimiz kolumuz bağlandığında ve çaresizlikler karşısında ortaya çıkmıyor mu gerçek acizliğimiz? Gözle görülemeyen küçücük bir varlık bizi yataktan kalkamayacak şekilde zayıf düşürebiliyorsa, gözümüze giren kıldan ince bir sinir, fonksiyonunu kaybettiğinde hayatımız kararıyorsa daha neyimize güvenerek burnumuzdan kil aldırmayacak kadar kibirleneceğiz? Bu kadar zayıf ve dayanıksız bir canlı iken neyimize güvenerek bizi yoktan var eden Rabb'imize karşı yiğitlik yapma edepsizliğine bürünebiliriz. Dolayısıyla insanoğlu, kendini çok iyi tanımalı, sorgulamalı ve yeryüzünde bulunuş misyonunu tekrar gözden geçirmelidir. Bunu yaparken de kendini iyi tanımalı; biyolojik, fizyolojik, sosyolojik ve kültürel yönünü çok iyi anlamaya çalışmalıdır. İnsan, biyolojik ve fizyolojik yönünü kitaplardan okuyarak öğrenebilir fakat törpülenmesi gereken yerleri için hangi ustaya müracaat etmelidir?
Aileye mi, okula mı, sosyal çevreye mi, yoksa medyaya mı?
Kime?
Genellikle güvenilir olanın ilk ikisi olduğunu söyleriz hep yani aile ve okul. Peki, günümüzde aile ve okul, bu misyonu gerçekleştirme noktasında ne kadar ehil? Eğitim anne karnında başlar, ailede öğrenilir, okulda koordineli hale getirilir, sokakta yaşanır ki bütün bunlar, sözünü ettiğimiz mevkilerin geçmişten bugüne asli vazifeleri olarak bilinir. Peki, durum ne kadar öyle?
Bugün, aile mefhumu onlarca yıldır dışarıdan gelen sert rüzgârlar karşısında artık gerçek misyonunu kaybetmeye başlamıştır. Hâl böyle olunca toplumun devamı, sosyal ve kültürel hayatın sürekliliği için bu çok önemli kuruma esas misyonunun tekrar kazandırılması mecburidir. Hatta gerekirse bu uğurda yeni bir kurtuluş mücadelesi vermek bile gerekebilir ki bir bedenin hayatta kalabilmesi için en ağır reçeteleri uyguladığımız gibi benzer acı ilaçları binlerce yıllık geçmişi olan bir toplumun ayakta durması için de vermek zorunda kalabiliriz. Çünkü gerekli tedbirler alınmazsa çok uzak olmayan bir gelecekte dejenerasyonun sonucunu, "toplumsal kalıntılar" olarak görme ihtimali belirebilir ki bunları düşünmek bile acı vericidir. Bu farkındalığa rağmen çocuğa, aile ortamında verebildiklerimiz, okula gittiğinde yıkılıyorsa süreklilik arz etmesi gereken ve büyük beklentilere sahip olduğumuz en önemli kurumlardan biri çökmüş demektir. Böyle bir durumla karşılaşıyor olmamız, eğitimin gerçek misyonunu ve inandırıcılığını geçmişte olduğu gibi yeniden nasıl gerçekleştirebileceğimize; kalıcılığı, sürekliği ve niteliği nasıl sağlayabileceğimize kafa yormak zorunda olduğumuzu gösterir. Eğer bir profesör bile, "İmkânım olsa çocuğumu okula göndermem!" diyebiliyorsa, toplum içinde herkes tarafından tanınan, ağırlığı olan, birçok insan tarafından da rol model kabul edilen bir sanatçı, çocuğunu okula göndermeden başarılı hayatın şifrelerini verebildiğini ve okula gerek duymadan eğitim ihtiyacını karşılayabildiğini ifade ediyor, üstelik bunu da başarabiliyorsa acaba problem nerededir? Ayrıca okula giden bir çocuk; akşam, hiç duyulmamış kem sözlerle eve gelebiliyor, okulu sadece bir hobi gibi görüp eğitim-öğretim yuvası gibi algılayamıyorsa acaba okullar ve eğitim kurumlarımız neyi, nerede yanlış ya da eksik yapmaktadır? Çocuk, ihtiyacı olan şeyi; ailede, okulda, öğretmende bulamıyorsa, karşısına çıkan yanlışa karşı bir manevra kabiliyeti yoksa kötü ve nahoş olanın üstünlüğünü sorgulamadan kabullenebiliyorsa, acaba çocuğun eğitim paydaşları olarak neyi, nerede yanlış yapıyoruz? Çocuğa; tarihini, dilini, kültürünü, milli/manevi kimliğini, insani değer yargılarını kazandırma noktasında yukarıda saydığımız kurumların kendini ve vicdanını yeniden sorgulama sorumluluğu yok mudur?
Öğretmenlerin ve ailelerin bile sadece, "Zaman değişti, gençlik bozuldu!" hayıflanmalarına sarılarak çözüm üretemeyen bir anlayışa sürüklenmesi ve çaresizlik sendromu ile hareket etmesi, yenilgiyi kabullenmek demek değil midir? Sorumluluk mevkiinde bulunan kurumların ve bireylerin, yenilgiyi bu kadar çabuk kabullenme lüksleri var mıdır? Öyleyse bedeni ihtiyaçlarını karşılayan bir insanla hem bedeni hem ruhi ihtiyaçlarım birlikte karşılayan insan arasındaki fark nedir? İkisi de kendisine biçilen ömrün kum saati karşısında nasıl bir çözüm üretebilmektedir? Her iki tip insan da hayatının bekası için bir şeyler üretmek zorundadır? Yoksa huzuru temel edinen bireylerden müteşekkil toplumlar için bir şeyleri körü körüne taklitte gereksiz ısrar, ancak kaybolmuş nesiller ve boşa harcanmış zaman olacaktır ki bunun iki cihandaki faturasının muhataplarına çok ağır bedeller ödeteceğine hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmamalıdır.
Bu eser, insanı; ruhundan, vicdanından ve değerlerinden bağımsız konumlandırmanın bedellerinin ağır olacağına işaret etmek için yazılmıştır. Ayrıca bu kitapta; insan hakkında, onun ruhi ihtiyaçlarını, yetiştiği milli, manevi ve kültürel değerlerini hesaba katmadan alınacak kararların hiçbir zaman başarıya ulaşma ihtimalinin olmadığına ve olamayacağına vurgu yapılmıştır. Bununla birlikte, onlarca yıldır bilimsel ölçütlerden ve fizik kurallarından başka bir gerçekliği kabul etmeyen anlayışların, kendine rakip olarak gördüğü metafizik gerçeklerle girdiği lüzumsuz mücadeleye değinilmiştir. Öyle ki bu eserde aynı zamanda; materyalist ve pozitivist anlayışların, kibrinden dolayı karşılıklı konuşmayı bile kabul etmediği metafizik gerçekleri reddetmekle kalmayıp niçin sürekli kendine rakip olarak gördüğüne, bunların savunduğu değerleri nasıl gölgelemeye çalıştığına, bunu yaparken de Orta Çağ Avrupası’nda yaşanan olumsuzluklar üzerinden mazlum rolünü nasıl profesyonelce oynadığına dikkat çekilmiş, tarihten günümüze gerçek olaylardan misaller verilerek konuya, ilk defa farklı bir perspektiften yaklaşım sergilenmiştir.
Bu eserin, bütün ön yargılardan uzak okunması çok önemlidir. Gerçekleri görmekten ve duymaktan korkmayan, karanlığa esir olmamış, fikri ve vicdanı hür, hakkı teslim eden entelektüel birikime sahip kimselerin en üst seviyede istifadesine sunulmuş bu çalışma, her kesimden insanın hassas vicdan terazisinde mutlaka yer bulacaktır.
KTB KİTAP:https://www.ktbkitap.com/urun/deger-sizseniz-deger-sizsiniz-mustafa-seker
İlginizi Çekebilir