II. Abdülhamid Han fevkalade problemli bir zamanda tahta çıktı. Saltanatının ilk yılında devlet, yönetimi elinde tutan bürokratlar tarafından 93 Harbi’ne sürüklendi. En acı felaketler yaşandı.
Dağılmak ve yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalan ülkenin idare dizginlerini eline aldı. Basiretli idaresiyle 30 sene içerisinde devlete kaybolan prestijini tekrar kazandırdı.
Ülke de şu anda mevcut ne kurum varsa hepsi Abdülhamid Han döneminden kalmıştır.
Abdülhamid Han, Osmanlı ruhunu temsil eden son padişahtır.
Peki, bu büyük hakan, neden hakkıyla bilinemedi ve anlaşılamadı?
Abdülhamid Han’ın tahtan indirilmesi dünya, Müslüman ve Türk tarihi için çok mühim bir hadisedir. Adeta bir dönüm noktasıdır. O, son derece derin irtibatları olan bir tertiple tahtından alaşağı edildi. Onun saltanattan uzaklaştırılmasıyla birlikte, kendisini döneminde anlayamayanlar, düşmanı olanlar ve hatta tahtından alaşağı edenler sonraki yıllarda hep baş tacı edildi. Onun yanında duranlar, onu sevenler ve ona sahip çıkanlar ise devamlı kötülendi. Böylece Türkiye’de her kesimin kendince bir kahramanı oldu. Fakat bu kahramanlar, nedense Abdülhamid Han ile zıt ve hasım kişilerdi. Düşmanlarının izinden gidenlerin, onu doğru bir şekilde anlaması nasıl mümkün olacaktı? İşte insanlar bu ikilemi aşmakta her zaman zorlandı.
Dolayısıyla padişahı, saltanatı döneminde anlayamayan ve azılı düşmanlık edenlerin, neden bu hataya düştükleri suali günümüzde de hiç sorgulanmadı! “Hatadır canım”. “Padişah, peygamber değil ya, elbette onun da hataları vardı”, deyip geçiştirildi. İşte bu sığ ve kısır analiz, padişah ve İslam’ın düşmanlarını hep gölgede bıraktı. O görünmez gölge içerisindekiler de aynı oyun ve kurgularını hep devam ettirdiler.
Bakınız günümüzde çok çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı. Son dönemlerde devletimizi işgal teşebbüsünde bulunanların tertipleri ile II. Abdülhamid Han döneminde oynanan oyunlar, tıpatıp birbirlerine benzemekteydi.
Aslında bu çarpıcı gerçeğin üzerinde de ciddi analizler yapılmalıdır. Zira bu gerçek Abdülhamid Han’ın anlaşılamamasından ve asıl oyun kurucuların hep karanlıkta kalmasından kaynaklanmıştır. Artık hadiselerin, birtakım komplekslerden sıyrılarak değerlendirilmesinde zaruret vardır.
Osmanlı Devleti’ni yok etmek isteyenler onu tahtından indirmeden emellerine nail olamayacaklarını anlamışlardı. Siyaseten yıkamadılar. Suikastlar tertip ettiler, başaramadılar. Bir tek yol kalıyordu: Onu kendi milletinin gözünden ve gönlünden düşürmek. Bunun için de iftira furyasına giriştiler. Aleyhinde kitaplar, makaleler yazdılar, iğrenç karikatürler çizdiler. Kızıl Sultan, zalim, hunhar, müstebit diyerek yaftaladılar. Mason cemiyetleri ile milletin içine sızdılar. Mevki ve paralarla kandırdıkları gençleri, padişahına düşman ettiler.
Neticede II. Abdülhamid Han’ın kurduğu mekteplerde yetişen gençler yabancıların iftiraları ile zehirlendiler. Ardından yabancıların içerideki dili oldular. Padişah ve halifelerine, müstebit, baykuş, hayvan, domuz gibi en ağır ve çirkin ithamlarla saldırdılar. Başta Ermeni ve Siyonistler olmak üzere din ve devlet düşmanı bütün gayr-ı milli çetelerle ittifak ettiler. Öyle ki Meşrutiyet fikri, sanki amentüleri olmuştu. Ne pahasına olursa olsun Meşrutiyet idaresi gelsin, isterse din ve devlet gitsin umurlarında dahi değildi!
II. Abdülhamid Han içerden ve dışarıdan başlatılan bu korkunç linç girişiminin sonunda saltanattan indirildi. Fakat bütün bu yazılanlar, karalamalar, iftiralar sonraki tarihçilere miras kaldı. Onlar da düşmanlıkla yazılan bu ifadeleri ana kaynak gibi kullandılar.
İstihbarat örgütünü kurdu: “Vesveseci” dediler.
Jurnallerle devlet düşmanlarının faaliyetlerinden haberdar oldu: “Korkak ve vehimli” dediler.
Müslümanları bir arada tutmak maksadıyla ittihad-ı İslam davası uğrunda gece gündüz çalıştı: “Politika yapıyor” dediler.
Bir kısmı elinde renkli su (şerbet) görse içki içiyor derken, bir kısmı da:
“Herifin sofrada şampanyası hala ayran
Bari yirminci asırdan utan artık hayvan”
diyerek içki içmediği için aşağıladı.
Buhari-i Şerif kitabı başta olmak üzere Ehl-i Sünnet eserlerini bastırıp, bilâbedel dağıttırdı: “Dünyevi hedef ve maksatlarına varmakta dini, bir vasıta olarak kullandı” dediler.
Tıpkı Filozof Rıza Tevfik’in “Şeytan ne dediyse biz beli dedik” mısraına uygun hareket edildi.
Neticede bu kadar karalamanın ve iftiranın odağındaki padişahı anlamak mümkün olmadı.
Jön-Türkler’i kimler destekliyordu? İttihatçılar, Ermeni ve Yahudilerle neden iş birliği içerisinde idiler? Ünlü İngiliz casusu ve Pan-İslamizm kisvesi ardında İslam’ın ve padişahın yıkılmasında büyük rol oynayan ve kendisinden etkilenen herkesi padişaha düşman eden Afgani kimdi? Devletin asli unsurları, padişaha karşı nasıl hasım hale getirildi? Bir imparatorluğu toprağa gömenler yıllar boyu kahraman ilan edilirken Türk’ü son olarak üç kıtada ayakta tutan yüce hakanı ve Müslümanların halifesi neden “Kızıl Sultan” diye yaftalamaya devam edildi?
İşte bütün bu suallerin cevabı verildikçe Türk’ü ve İslam’ı yok etmeye azmetmiş olanların asıl kimlikleri görülecek ve onların içerideki iyi niyetli ve gayretli maşalarının nelere hizmet ettikleri daha açık bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Bilerek veya bilmeyerek azılı Türk ve İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek ve onların samimi, iyi niyetli, gayretli, canını bile ortaya koyacak kadar feragat ehli bir maşası olmak istemeyenler, II. Abdülhamid Han devrini hakiki manada anlamaya mahkûmdur. Aksi halde bu feci akıbetten kurtulamazlar.
“Fesad olsa esasında binanın payidar olmaz”, demişlerdir. İhanet edenler de asla muradına eremezler.
KTB Kitap: https://www.ktbkitap.com/urun/kayi-10-ii-abdulhamid-han-ahmet-simsirgil
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.