ATEİZM SONSUZ PİŞMANLIKTIR
28 Eylül 2026, Pazartesi 16:57
Eski zamanlardan beri bilim ve dînin birbirini yalanlayan iki veri olduğu tartışıldı. Tabîî ki felsefî ekoller bunlara öncülük etti. Bilimin objektifliği zırhı dîni öteliyordu. Şimdiki modern bilim mistikleri hiç düşünmeden bilimin şaşmazlığını savundular. Ateist ve modern din mistikleri ilâhî kitapları hiç îtibâra almadılar.
İlk insanların 3-4 milyon yıl önce yaşadığını savunan modern materyalistler bâzı kafataslarına göre insanlara ömür biçtiler. Bu modern ilim mistikleri yıllarca insanların primatlardan geldiğine bâtıl bir inançla sarıldılar. Hâlbuki bu antropologların yıllarca savundukları bir teoridir; bir postüladır. Lâtince postülatüm talep edilen kabûl edilmesi gereken şey anlamındadır. Meselâ matematikte iki noktadan bir doğru geçer ifâdesi klasik geometride bir postüladır. Bu ifâde eksiktir. İki nokta aynı noktaysa (çakışıksa) o noktadan sonsuz sayıda doğru geçebilir.
Yıllarca atomun bölünmezliği doğru olarak kabûl edildi ama atom parçalanıverdi. Yâni bilim devamlı tekâmül edebilen bir olgudur; dünkü doğru bugün yanlış olabilir.
Hiçbir akıllı insan modern fen bilimlerini inkâr etmez, hiçbir Müslüman modern bilim ile dînin ters düştüğüne inanmaz. Daha önemlisi de Kur’ân-ı kerîmin her olayını modern fen ile örtüştürmeye çalışmaz. O kitap ne bir tıp ne bir astronomi ne de bir iktisat kitabıdır. Kuantum kaderdir, nâr-ı cahîm soğutuculardaki buzlanma ile elektrik akımını bağdaştırıp onu “soğuk cehennem” ile ifâde etmeler veyâ buna benzer yaklaşımlar îman zaafının eseridir.
Bir defâ şunu bilelim: İnsanlar modern bilim gururlanmasıyla “Her şeyi bilirim” tavrından vazgeçmelidir. Çünkü Rabb’imiz Bakara sûresi 30-216 vb. âyetlerinde “Allah bilir, siz bilmezsiniz” buyuruyor.
Bunun yanında Rabb’imiz insana verilen akıl ve üst seviyelerdeki elde ettiği ilmi överken “Şüphesiz Allah’tan en çok haşyete kapılan ve ittikâ eden ancak âlimlerdir” diyor. Âlimin mürekkebinin şehîdin kanından üstün olduğunu belirten bu din hiç ilmi inkâr eder mi?
Modern bilim hangi boyutlara vardıysa da ilmin sonsuzluğu karşısında ummandan sâdece bir damla almıştır.
Ay, gezegenimizden sâdece 384.000 km uzaktadır. Tamam Ay’a gidildi; bu büyük bir başarıdır. Yine unutulmasın ki henüz yaratıldığından beri ışınları Dünyâ’ya ulaşmayan yıldızlar olduğunu düşünürsek, daha ne kadar yolumuz olduğunu ve kozmik denklemin aslâ tam olarak çözülemeyeceğini de anlamalıyız.
Uzaya ilk ulaşan Sovyet astronot Gagarin “Uzayda Allâh’ı aradım, ama göremedim” demişti. Fir’avun da “Bana çok yüksek bir kule yapın, Musâ’nın Tanrı’sına ulaşayım” diyordu. Bu ikisi arasında da bir fark yoktur. Buna rağmen hem Gagarin hem de Fir’avun Allâh’ın varlığını kabûl etmeseler onu aramazlardı! İçlerinde izâle edemedikleri bir Allâh olduğunu zımnen (dolaylı olarak) kabûl ediyorlar. Bunlar bile ateistlerden bir adım pozitif göstergedeler.
Kâinatta hiçbir şey tesâdüf değil, büyük yaratıcı olan Hallâk-ı zülcelâl hazretlerinin sonsuz irâdesi ile meydana gelmiştir.
Kâinatta dört temel kuvvetin oluşması büyük bir hikmete mebnidir: “Eğer kütlesel çekim kuvveti daha zayıf olsaydı, genişleme o kadar hızlı olurdu ki, hiçbir galaksi oluşmaz, galaksiler yoksa yıldızlar, yıldızlar yoksa ağır atomlar, ağır atomlar yoksa karmaşıklık da olmazdı. Burada karmaşıklıktan anlatılan kaostur. Kaos İbni Sînâ’nın dediği heyûlâ değildir. Zîrâ heyûlâ Yunanca asıllı ‘hyle’ yâni biçim kazanmamış ilk madde demektir. Aristo felsefesinin de temelini oluşturur. İbni Sînâ bunu ilk varlık olarak kabûl etmekle Allâh’ın Kıdem sıfatını inkâr etmiş olur. Hâlbuki Âkif Paşa’nın “Adem Kasîdesi”nde belirttiği gibi “Yok dedikçe vâr olur yok mu garâbet bunda/// Nâm-ı hestî mi nedir hall-i muammâ-yı ‘adem. (Yok dedikçe ortaya varlık çıkıyor, bunda bir gariplik yok mu? Yoksa varlığın adı bu bilmecenin adı mıdır?) Mutlak vücûd varsa adem-i mutlak olamaz. Ayrıca “Big Bang”in yüksek sıcaklıklarına yeniden kavuşan evren tekrâr hızlı bir biçimde kendi üstüne kapanırdı. Kütle çekim (yer çekimi) sâbiti şimdikinden biraz daha fazla olsaydı yıldızların oluşumu daha kısa sürede gerçekleşerek ve uzaydan en küçük yıldızın dahi kütlesi bizim güneşimizden en az 1,4 kat büyüklüğünde olacaktı. Hâlbuki hayat için ancak bizim güneşimizin küçüklüğünde yıldızlara ihtiyaç olurdu. Neml sûresi 20’de meâlen “Her şeyi sapsağlam yapan Allâh’ın işidir” buyurur Rabb’imiz. (Ahmet Musaoğlu, Kendiliğinden oluşa inanmak, Yaratılışın altı günü)
Mülk sûresi 4. âyette kâinattaki her şeyin düzeni ve yaratılıştaki kusursuzluk vurgulanır: “Kâinattakileri inceleyen gözler defâlarca baksalar bir eksiklik bulamaz. Gözler yorgun ve âciz bir şekilde geri döner.” Zîrâ kâinatta bir eksiklik ve kusur aslâ söz konusu bile olamaz. Çünkü “Âlem-i halkı ve Âlem-i emri yaratan Hallâk-ı zülcelâl hazretleri bütün eksik ve kusurlardan münezzehtir.
Ziyâ Paşa’nın dediği gibi “Sübhâne men tehayyere fî sun’ihi’l-ukûl /// Sübhâne men bi kudretihî ya’cizü’l-fuhûl. (Eserleriyle akılları hayrete düşüren, kudretiyle idrâkleri âciz bırakan Allâh’ı tesbîh ederim) Bütün bu kudret ve irâdenin tek şifresi “ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr”dir. Söz budur gerisi boştur.
Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.