Karar Gazetesi'nde Prof. Dr. İlhami Güler'in kaleme aldığı yazı üzerine ilmî bir değerlendirme
Dr. Mehmet Yavuz…
Bugün itibariyle Karar Gazetesi'nde Prof. Dr. İlhami Güler imzasıyla yayımlanan ve muhafazakâr dindarlık ile ahlâk arasındaki ilişkiyi sorgulayan yazıyı dikkatle okudum. Yazıda dile getirilen bazı eleştirilerin üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğine inanıyorum. Zira ibadet ettiği hâlde kul hakkını gözetmeyen, dinî kimliğiyle öne çıktığı hâlde adaletten uzaklaşan, dini ahlâkî bir dönüşümden ziyade kimlik göstergesine indirgeyen anlayışların eleştirilmesi, Kur'an-ı Kerim'in ve Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) çağrısıyla da örtüşmektedir.
Ne var ki, haklı tespitlerden hareketle ulaşılan bazı sonuçların hem ilmî hem de itikadî açıdan yeniden değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Çünkü söz konusu yazı, yalnızca günümüz dindarlığındaki bazı yanlış uygulamaları eleştirmekle yetinmemekte; bu problemlerin temelinde Ehl-i sünnet düşüncesini, mezhep geleneğini, ilmihal kültürünü, itikadı ve hatta ibadet merkezli din anlayışını gördüğünü ima etmektedir. Kanaatimce tam da bu noktada önemli bir kavramsal kayma ortaya çıkmaktadır.
Burada şu temel soruyu sormak zorundayız:
Bugün bazı Müslümanların dini yanlış temsil etmesi, gerçekten Ehl-i sünnet ilmî geleneğinin bir sonucu mudur; yoksa o geleneğin doğru anlaşılmamasının ve gereği gibi yaşanmamasının bir sonucu mudur?
İşte bu yazının hareket noktası bu sorudur.
Çünkü bir düşünceyi, onu temsil ettiğini söyleyen bazı insanların yanlış uygulamaları üzerinden mahkûm etmek, ilmî metodoloji açısından sağlıklı bir yaklaşım değildir. Nasıl ki tıp ilmi, etik dışı davranan bir hekimin hatalarıyla yargılanamazsa; hukuk, adaletsiz karar veren bir hâkim sebebiyle değersiz görülemezse; İslâm'ın asırlar boyunca teşekkül etmiş ilmî mirası da onu eksik veya yanlış temsil eden insanların uygulamaları üzerinden değerlendirilemez.
Ehl-i sünnet geleneği, yaklaşık on dört asır boyunca Kur'an-ı Kerim'i, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnetini, sahabenin anlayışını ve ümmetin ilmî tecrübesini birlikte okuyarak oluşmuş büyük bir ilim ve medeniyet havzasıdır. Elbette bu uzun tarih içerisinde hatalar da olmuştur, taassuplar da yaşanmıştır, zaman zaman şekilcilik de öne çıkmıştır. Ancak bunlar, geleneğin kendisini değil; onu temsil eden insanların zaaflarını gösterir.
Bir başka ifadeyle, Müslümanların krizi ile İslâm'ın krizi, dindarların kusurları ile Ehl-i sünnetin esasları aynı şey değildir. Bu ayrım yapılmadığında, eleştiri haklı olmaktan çıkar; tarihî ve ilmî bir genellemeye dönüşür.
Bu yazı, herhangi bir şahsı hedef almak için değil; Ehl-i sünnet itikadına ve İslâm'ın asırlık ilmî birikimine yöneltilen bazı değerlendirmeleri Kur'an-ı Kerim, sahih Sünnet ve klasik İslâm ilim geleneği çerçevesinde yeniden ele almak amacıyla kaleme alınmıştır.
Çünkü eleştiri ilmin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak ilmî eleştirinin ilk şartı, eleştirilen düşünceyi doğru temsil etmektir. Aksi hâlde, tartışılan şey artık hakikat değil; hakikatin zihinde oluşturulmuş bir tasviri olur.
Bu sebeple, aşağıdaki satırlarda tek tek şu soruların cevabını arayacağız:
Gerçekten Ehl-i sünnet düşünmeyi terk edip taklidi mi yüceltmiştir?
İman ile itikat birbirinin alternatifi midir?
Ehl-i sünnet kaderci bir anlayış mı üretmiştir?
İbadet, ahlâkın önüne mi geçirilmiştir?
Ve en önemlisi…
Bugün yaşadığımız dindarlık krizinin sebebi gerçekten Ehl-i sünnet midir; yoksa Ehl-i sünnetin inşa ettiği dengeyi kaybetmiş olmamız mıdır?
Dindarlık Krizi ile İslâm'ın Krizi Aynı Şey Değildir
Bir düşünceyi değerlendirirken yapılması gereken ilk şey, o düşüncenin ilkeleri ile onu temsil ettiğini söyleyen insanların uygulamalarını birbirinden ayırabilmektir. Aksi hâlde sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Bugün İslâm dünyasında ahlâkî zaafların bulunduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Kul hakkının ihmal edildiği, adaletin zedelendiği, yalanın, israfın, gösterişin ve makam hırsının dindar çevrelerde de görülebildiği acı bir gerçektir. Bu tabloyu görmezden gelmek de, din adına savunmaya çalışmak da doğru değildir. Kur'an-ı Kerim'in en ağır eleştirilerinden biri, söylediğini yapmayanlara yöneliktir: "Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?" (Saff, 61/2-3). Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise gerçek müflisi, ibadetleri olduğu hâlde kul hakları sebebiyle ahirette iflas eden kişi olarak tarif etmiştir.
Ancak buradan hareketle, yaşanan ahlâkî problemlerin kaynağını doğrudan Ehl-i sünnet düşüncesinde aramak, ilmî açıdan isabetli bir yöntem değildir.
Çünkü herhangi bir düşünce sistemi, onu eksik veya yanlış temsil eden insanların davranışları üzerinden değerlendirilemez. Bir hekimin etik dışı davranması tıp ilmini geçersiz kılmaz. Bir hâkimin adaletsiz karar vermesi hukuk fikrini değersizleştirmez. Aynı şekilde bazı Müslümanların dini yanlış yaşaması da Kur'an-ı Kerim'i, sahih Sünnet'i ve Ehl-i sünnet ilmî geleneğini mahkûm etmeye yetmez.
Tam aksine, bu yanlış davranışlar çoğu zaman İslâm'ın öğrettiği ilkelerden uzaklaşmanın sonucudur.
Nitekim Ehl-i sünnet geleneği hiçbir zaman ibadeti ahlâktan, imanı salih amelden, ilmi hikmetten ve adaleti kulluktan bağımsız düşünmemiştir. İmam Mâtürîdî'den İmam Gazâlî'ye, İmam Nevevî'den İbn Âbidîn'e kadar uzanan geniş ilmî miras incelendiğinde görülecektir ki, din yalnızca birtakım ibadetlerin yerine getirilmesinden ibaret görülmemiş; doğruluk, emanet, kul hakkı, adalet, merhamet ve güzel ahlâk dinin ayrılmaz parçaları olarak kabul edilmiştir.
Dolayısıyla bugün yaşadığımız kriz, İslâm'ın değil; Müslümanların krizidir. Daha doğru bir ifadeyle, İslâm'ın ilkeleri ile Müslümanların hayatı arasındaki mesafenin krizidir.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü teşhis yanlış konulduğunda tedavi de yanlış olacaktır. Eğer problemin kaynağını Ehl-i sünnetin temel esaslarında ararsak, çözüm adına ümmetin asırlık ilmî birikimini tartışmaya açmış oluruz. Oysa sorun, bu ilkelerin varlığı değil; hayata yeterince yansımamış olmasıdır.
Kur'an-ı Kerim'in eleştirdiği şey de tam olarak budur. Allah-u Teâlâ, inananlardan sadece doğru inanmalarını değil; inandıkları gibi yaşamalarını istemektedir. Bu sebeple İslâm'ın ölçüsü, teori ile pratiğin birbirine yaklaşmasıdır. Teori eksik olduğu için değil, pratik teoriye uymadığı için kriz doğmaktadır.
Kanaatimce bugün asıl tartışılması gereken soru şudur:
Ehl-i sünnet neden bu kadar ahlâk üretemedi? değil,
Ehl-i sünnetin asırlardır öğrettiği ahlâk neden yeterince yaşanamadı?
Bu iki soru birbirine benzese de aynı değildir. Birincisi geleneği suçlar; ikincisi insanı sorgular. Kur'an-ı Kerim'in yaklaşımı ise daima ikinci yöndedir. Allah-u Teâlâ dini değil, dini yaşamakla yükümlü olan insanı hesaba çekecektir.
Düşünmenin Yerini Gerçekten Taklit mi Aldı?
Karar Gazetesi'nde yayımlanan yazının en dikkat çekici iddialarından biri, İslâm dünyasında düşünmenin zamanla yerini taklide bıraktığı, bunun da özellikle Sünnî gelenek içerisinde kurumsallaştığı yönündedir. Hatta yazıda mezhepler, ilmihal geleneği ve temel dinî eğitim, bireyi düşünemez hâle getiren yapılar olarak sunulmaktadır. Kanaatimce bu değerlendirme hem tarihî hem de ilmî açıdan önemli ölçüde indirgemecidir.
Öncelikle şu temel ayrımı yapmak gerekir: Ehl-i sünnet hiçbir zaman aklı reddetmemiştir; aklı vahyin rehberliğinde kullanmayı esas almıştır. Kur'an-ı Kerim'de tekrar tekrar geçen "Hiç düşünmez misiniz?", "Hiç akletmez misiniz?", "Hiç ibret almaz mısınız?" hitapları, İslâm medeniyetinin düşünce geleneğinin de temelini oluşturmuştur. Nitekim İmam Mâtürîdî, aklı Allah-u Teâlâ'nın insana verdiği en büyük nimetlerden biri olarak görmüş; iman sorumluluğunu dahi aklın varlığıyla ilişkilendirmiştir. İmam Gazâlî ise aklı, vahyin karşısına değil; vahyin doğru anlaşılmasının vazgeçilmez vasıtalarından biri olarak değerlendirmiştir.
Burada gözden kaçırılan önemli nokta şudur: Ehl-i sünnetin eleştirdiği şey düşünmek değil, usulsüz düşünmektir. Çünkü din adına konuşmanın da bir usulü vardır. Nasıl tıp, hukuk veya mühendislik belirli yöntemler ve ilmî disiplinler gerektiriyorsa, Kur'an-ı Kerim'den hüküm çıkarmanın da asırlar içinde oluşmuş bir metodolojisi vardır. Mezhepler işte bu metodolojinin adıdır.
Mezhep, düşünmeyi durduran bir kurum değildir; düşünmeyi disipline eden bir ilmî ekoldür.
Bugün herhangi bir Müslüman abdestin farzlarını, miras hükümlerini, ticaret hukukunu, nikâh ve boşanma meselelerini veya ceza hukukuna dair hükümleri doğrudan Kur'an meali okuyarak çözemez. Bunun için Arap dili, hadis ilmi, nâsih-mensûh bilgisi, sebeb-i nüzûl, kıyas, icma ve fıkıh usulü gibi birçok ilim dalına ihtiyaç vardır. Müçtehit imamlar tam da bu ilmî birikim üzerine hüküm üretmişlerdir. Dolayısıyla mezhebe uymak, düşünmeyi terk etmek değil; ehil olanın ortaya koyduğu ilmî metodolojiye güvenmektir.
Elbette körü körüne taassup doğru değildir. Bir mezhebi mutlak hakikat, diğerlerini bütünüyle bâtıl görmek Ehl-i sünnetin de tasvip ettiği bir tavır değildir. Ancak taassubu eleştirmek başka şeydir; mezhep geleneğini düşünmenin önündeki engel gibi göstermek başka şeydir.
Yazıda "32 farz", "54 farz", "İslâm'ın beş şartı" ve "Âmentü" gibi ilmihal bilgileri de düşünmeyi körelten ezberler olarak zikredilmektedir. Oysa bunlar İslâm'ın kendisi değil; din eğitiminde kullanılan öğretim araçlarıdır. Bir çocuğa önce alfabeyi öğretmek, onu edebiyattan uzaklaştırmak değildir. Tam aksine, daha derin bir okumanın ilk basamağıdır. İlmihal bilgileri de Müslümanın dinî hayatının başlangıç seviyesini oluşturur; nihai hedefi değil.
Klasik İslâm ilim geleneği incelendiğinde görülecektir ki, Ehl-i sünnet medeniyeti taklit üzerine değil, içtihat üzerine yükselmiştir. Fıkıh usulü, kelâm, hadis tenkidi, tefsir metodolojisi ve mantık çalışmaları bunun en açık delilleridir. İmam Şâfiî'nin er-Risâle'si, Gazâlî'nin usul eserleri, Fahreddin er-Râzî'nin tefsiri, Serahsî'nin fıkıh külliyatı ve Mâtürîdî'nin kelâm anlayışı, düşünmenin değil; sistemli düşünmenin zirve örnekleridir.
Şüphesiz bugün Müslüman toplumlarda ezberci din anlayışının yaygın olduğu yerler vardır. Ancak bu durumun sebebi Ehl-i sünnet değildir; Ehl-i sünnetin inşa ettiği zengin ilmî geleneğin yeterince tanınmaması ve usul kültürünün zayıflamasıdır. Başka bir ifadeyle problem, düşünmenin öğretilmiş olması değil; düşünmenin usulünün unutulmuş olmasıdır.
Bu sebeple kanaatimce doğru soru şudur:
Ehl-i sünnet düşünmeyi mi durdurdu; yoksa biz Ehl-i sünnetin inşa ettiği düşünme usulünü mü kaybettik?
Tarihî tecrübeye bakıldığında ikinci sorunun hakikate çok daha yakın olduğu görülecektir. Çünkü Gazâlîleri, Mâtürîdîleri, Râzîleri, Serahsîleri ve İbn Âbidînleri yetiştiren bir gelenek için "düşünmenin yerini taklit aldı" hükmünü vermek, hem bu büyük âlimlere hem de İslâm'ın asırlık ilmî mirasına karşı hakkaniyetli bir değerlendirme olmayacaktır.
İman, İtikat ve Amel: Birbirinin Rakibi Değil, Bir Bütünün Parçalarıdır
Karar Gazetesi'nde yayımlanan yazıda ileri sürülen en dikkat çekici tezlerden biri de, zamanla "imanın yerini itikadın aldığı", böylece dinin canlı ve ahlâk üreten yapısını kaybettiği iddiasıdır. İlk bakışta dikkat çekici görünen bu yaklaşım, kanaatimce Ehl-i sünnet akaidini doğru yansıtmamaktadır.
Çünkü Ehl-i sünnet düşüncesinde iman ile itikat birbirinin alternatifi değildir. Bilakis biri diğerinin temelini oluşturur.
İtikat; Allah-u Teâlâ'ya, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe ve kaderin Allah'tan olduğuna sahih şekilde inanmanın adıdır. İman ise bu sahih inancın kalpte tasdik edilmesi, insanın bütün hayatına yön veren bir teslimiyete dönüşmesidir. Dolayısıyla sahih itikat olmadan sahih imandan söz etmek mümkün değildir.
Kur'an-ı Kerim'in ilk muhataplarına baktığımızda da bunu açıkça görürüz. Mekke döneminde inen ayetlerin büyük çoğunluğu namazın rekâtlarını, miras hukukunu veya ibadetlerin ayrıntılarını değil; önce Allah tasavvurunu, nübüvveti, ahireti ve tevhidi inşa etmiştir. Çünkü doğru inanç kurulmadan doğru hayatın kurulamayacağını vahiy bizzat öğretmiştir.
Bu sebeple Ehl-i sünnet âlimleri akaid ilmini dinin temeli kabul etmişlerdir. İmam Tahâvî'nin el-Akîdetü't-Tahâviyye adlı eseri, İmam Nesefî'nin Akaid metni, İmam Mâtürîdî'nin Kitâbü't-Tevhîd'i veya Eş'arî geleneğinin temel eserleri bunun en açık örnekleridir. Hiçbirisi itikadı imanın alternatifi olarak görmemiş; aksine imanın doğru zemini olarak değerlendirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken esas mesele şudur:
Sahih itikat tek başına yeterli değildir; fakat sahih itikat olmadan da sahih iman tamamlanamaz.
İslâm'ın kurduğu denge tam da burada ortaya çıkar.
İman kalpte başlar.
İtikat onu istikamette tutar.
Amel ise onu hayata taşır.
Dolayısıyla iman ile amel arasında kopmaz bir bağ vardır. Kur'an-ı Kerim'de "İman edenler ve salih amel işleyenler..." ifadesinin onlarca defa birlikte zikredilmesi tesadüf değildir. Bu tekrar, imanın ahlâka ve davranışa dönüşmesi gerektiğini göstermektedir. Ancak aynı Kur'an-ı Kerim, imanı yalnızca ahlâkî duyarlılığa da indirgemez. Çünkü iman, önce Allah-u Teâlâ'yı doğru tanımayı, O'na teslim olmayı ve O'nun bildirdiği hakikatleri tasdik etmeyi gerektirir.
İşte burada Ehl-i sünnetin asırlar boyunca koruduğu hassas dengeyi yeniden hatırlamak gerekir.
Haricîler ameli imanın ayrılmaz bir parçası sayarak büyük günah işleyeni imandan çıkarmaya kadar gitmişlerdir.
Mürcie ise ameli neredeyse bütünüyle geri plana itmiştir.
Ehl-i sünnet ise her iki aşırılığı da reddederek şu dengeyi kurmuştur:
İman, kalbin tasdiki ve teslimiyetidir.
Amel ise imanın tabiî meyvesidir.
Meyvesiz bir ağacın eksikliği ağacı inkâr ettirmez; fakat ağacın sağlıklı olmadığını gösterir. Aynı şekilde salih amelden yoksun bir iman da sahibini ciddi bir muhasebeye davet eder; fakat imanı yalnızca ahlâkî davranıştan ibaret görmek de Kur'an'ın ortaya koyduğu bütüncül iman anlayışını daraltır.
Kanaatimce bugün yaşadığımız problem, itikadın imanın yerini alması değildir.
Asıl problem, sahih itikadın yeterince anlaşılmaması, imanın kalpte derinleşememesi ve bunun tabiî sonucu olan salih amelin hayatımıza gerektiği ölçüde yansımamasıdır.
Dolayısıyla çözüm, akaidi değersizleştirmek değildir.
Çözüm; akaidi yeniden imanla buluşturmak, imanı yeniden ahlâkla ve salih amelle bütünleştirmektir.
İşte Ehl-i sünnet geleneği asırlar boyunca tam da bu dengeyi kurmaya çalışmıştır.
İbadet ve Ahlâk: Rakip Değil, Birbirini Tamamlayan İki Sütun
Karar Gazetesi'nde yayımlanan yazının üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri de, dindarlığın zamanla ahlâkın önüne ibadeti koyduğu iddiasıdır. Gerçekten de ibadet ettiği hâlde adaletten uzaklaşan, namaz kıldığı hâlde kul hakkını gözetmeyen, oruç tuttuğu hâlde yalan söyleyen insanların varlığı inkâr edilemez. Böyle bir tablo, yalnızca toplumun değil, bütün Müslümanların ortak vicdanını yaralayan acı bir gerçektir.
Ancak buradan hareketle ibadet ile ahlâkı birbirinin alternatifi gibi sunmak, kanaatimce İslâm'ın kurduğu büyük dengeyi yeterince yansıtmamaktadır.
Çünkü Kur'an-ı Kerim hiçbir zaman "ibadet mi, ahlâk mı?" diye bir tercih ortaya koymaz.
Tam aksine, ibadetin ahlâk üretmesini ister.
Namazın insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyacağını bildirir.
Orucun insana takvâ kazandıracağını haber verir.
Zekâtın cimriliği ve bencilliği kıracağını öğretir.
Haccın insanı günahlardan arındırarak yeni bir hayata hazırlayacağını ifade eder.
Yani ibadet, İslâm'da hiçbir zaman kendi başına amaç değildir. O, insanın karakterini inşa eden ilahî bir eğitimdir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu hakikati şu veciz ifadeyle özetlemiştir:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."
Bu hadis, ibadetlerin gereksiz olduğu anlamına gelmediği gibi, ahlâkın ibadetin yerine geçebileceği anlamına da gelmez. Bilakis gösterir ki ibadet ile ahlâk aynı binanın iki taşıyıcı sütunudur. Birini diğerinden ayırdığınızda bina ayakta kalamaz.
Ne yazık ki günümüzde iki farklı yanlış anlayış ortaya çıkmaktadır.
Birinci yanlış, ibadetleri yerine getirirken ahlâkı ihmal etmektir.
İkinci yanlış ise, ahlâkı öne çıkarırken ibadetleri ikinci plana itmektir.
Oysa Kur'an-ı Kerim her iki anlayışı da reddeder.
Namaz kıldığı hâlde insanlara zulmeden kişi nasıl Kur'an'ın istediği kulluğu temsil etmiyorsa, "Benim kalbim temiz." diyerek Allah-u Teâlâ'nın emrettiği ibadetleri önemsemeyen anlayış da aynı şekilde Kur'an'ın bütüncül din tasavvurunu temsil etmez.
İslâm'da ibadet ile ahlâk arasında bir rekabet yoktur.
İbadet, insanın Allah-u Teâlâ ile olan ilişkisini inşa eder.
Ahlâk ise o ilişkinin insanlara yansıyan meyvesidir.
Kök sağlam değilse meyve sağlıklı olmaz.
Meyve vermeyen bir ağacın da kökü sorgulanır.
Dolayısıyla ibadet ile ahlâk birbirini denetleyen ve tamamlayan iki temel unsurdur.
Ehl-i sünnet âlimleri de asırlar boyunca bu dengeyi korumuşlardır.
İmam Gazâlî'nin eserleri incelendiğinde görülecektir ki, namazdan kalp terbiyesine, oruçtan nefis eğitimine, zekâttan cimrilikle mücadeleye kadar bütün ibadetler ahlâkî dönüşüm perspektifiyle ele alınmıştır. Aynı şekilde tasavvufun sahih çizgisi de ibadetleri terk etmeyi değil; ibadetlerin ruhuna ulaşmayı hedeflemiştir.
Dolayısıyla bugün bazı Müslümanların ibadet ettiği hâlde ahlâkî zaaflar sergilemesi, ibadetin yanlışlığını değil; ibadetin maksadına ulaşılamadığını gösterir.
Nitekim Kur'an-ı Kerim namazı huşû ile kılmayı emretmektedir.
Orucu azaltmayı değil, takvâya ulaştıracak şekilde tutmayı istemektedir.
Zekâtı değersizleştirmeyi değil, infakı ihlasla yapmayı öğütlemektedir.
Sorun ibadetlerin çokluğu değildir.
Sorun, ibadetlerin insanı dönüştürecek derinlikle yaşanamamasıdır.
Kanaatimce bugün Müslümanların yeniden keşfetmesi gereken hakikat de tam olarak budur.
İbadet ahlâkın rakibi değildir.
Ahlâk da ibadetin alternatifi değildir.
Gerçek kulluk, Allah-u Teâlâ'ya yönelen secde ile kula uzanan merhamet elini aynı gönülde buluşturabilmektir.
İşte Ehl-i sünnet geleneği, asırlar boyunca bu dengeyi korumaya çalışmış; dini ne yalnızca şekle indirgemiş ne de yalnızca vicdanî bir ahlâk anlayışına dönüştürmüştür. Çünkü İslâm, ibadeti ahlâkla; ahlâkı da kulluk şuuru ile anlam kazanan bütüncül bir hayat nizamı olarak görmektedir.
Ehl-i Sünnet Gerçekten Kaderci Bir Anlayış mı Üretti?
Karar Gazetesi'nde yayımlanan yazının en dikkat çekici iddialarından biri de, ahlâkî problemlerin önemli sebeplerinden birinin Sünnî kader anlayışı olduğu yönündedir. Yazıda, Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu sorumluluk anlayışının zamanla "alın yazısı" merkezli kaderciliğe dönüştüğü ve bunun da bireysel sorumluluğu zayıflattığı ileri sürülmektedir.
Şüphesiz, toplumumuzda zaman zaman yanlış kader anlayışlarına rastlanmaktadır. Başarısızlığını kadere yükleyen, tembelliğini "nasip" diyerek meşrulaştıran veya yaptığı yanlışların sorumluluğunu ilâhî takdire havale eden yaklaşımlar gerçekten de eleştirilmelidir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur:
Toplumda görülen yanlış kader anlayışı ile Ehl-i sünnet'in kader inancı aynı şey değildir.
Bu ayrım yapılmadığında, tarihî bir yanlışlık ilmî bir hakikat gibi sunulmuş olur.
Çünkü Ehl-i sünnet kelâmı tarih boyunca ne Cebriyye'nin insanı iradesiz gören anlayışını benimsemiş ne de Kaderiyye ve Mu'tezile'nin Allah-u Teâlâ'nın iradesini ikinci plana iten yaklaşımını kabul etmiştir.
Ehl-i sünnetin inşa ettiği denge son derece açıktır:
Allah-u Teâlâ mutlak kudret sahibidir.
İnsan ise irade ve tercih sahibi bir varlıktır.
Kul seçer, yönelir ve irade eder.
Allah-u Teâlâ ise kulun tercih ettiği fiili yaratır.
İşte kelâm kitaplarında "kesb" olarak ifade edilen bu anlayış, insanın hem özgürlüğünü hem de sorumluluğunu birlikte korumaktadır.
Bu sebeple Kur'an-ı Kerim bir taraftan "Kim zerre kadar hayır işlerse onu görecektir; kim de zerre kadar şer işlerse onu görecektir." buyururken, diğer taraftan da "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." hükmünü ortaya koymaktadır. Bu ayetler, insanın gerçek bir tercih sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.
Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri de kaderi hiçbir zaman tembelliğin, zulmün veya günahın mazereti olarak görmemişlerdir. Aksine, kader inancı insanı daha büyük bir sorumluluk bilincine ulaştıran iman esaslarından biri olarak değerlendirilmiştir.
Hz. Ömer'e nispet edilen şu meşhur hadise bu dengeyi çok güzel özetlemektedir. Hırsızlık yapan bir kişi, "Ben Allah'ın kaderiyle çaldım." diyerek kendisini savunmaya çalışınca Hz. Ömer şöyle cevap vermiştir:
"Biz de Allah'ın kaderiyle sana ceza veriyoruz."
Bu cevap, kaderin hiçbir zaman sorumluluğu ortadan kaldıran bir mazeret olarak görülemeyeceğini göstermektedir.
Aslında toplumda yaygınlaşan kadercilik, çoğu zaman Ehl-i sünnet'in öğrettiği kader anlayışından değil; dinî bilgilerin eksik öğrenilmesinden, kültürel alışkanlıklardan ve psikolojik savunma mekanizmalarından beslenmektedir. Bir inanç sistemini, o sistemin yanlış anlaşılmış halk yorumları üzerinden değerlendirmek ise ilmî metodolojiyle bağdaşmaz.
İmam Mâtürîdî'nin eserleri incelendiğinde görülecektir ki, insan iradesi, teklif, sorumluluk ve hesap bilinci kelâm sisteminin merkezinde yer almaktadır. Aynı şekilde Eş'arî gelenek de insanı iradesiz bir varlık hâline getirmemiş; Allah-u Teâlâ'nın mutlak kudreti ile kulun sorumluluğu arasında hassas bir denge kurmaya çalışmıştır.
Dolayısıyla "Sünnilik kadercidir." hükmü, Ehl-i sünnet'in klasik kaynaklarıyla doğrulanabilecek ilmî bir tespit değildir.
Kanaatimce bugün karşı karşıya olduğumuz problem kader inancı değildir.
Problem, kaderi yanlış yorumlayan zihniyettir.
Çünkü doğru kader anlayışı insanı pasifleştirmez; tam aksine çalışmaya, gayrete ve tevekküle yöneltir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), "Önce deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et." buyurarak bu dengeyi en veciz şekilde ortaya koymuştur.
İslâm'da tevekkül, tedbiri terk etmek değildir.
Kader, sorumluluktan kaçmak değildir.
Teslimiyet ise iradeyi iptal etmek değildir.
İşte Ehl-i sünnet, asırlar boyunca bu dengeyi korumaya çalışmıştır.
Bu sebeple, toplumda görülen yanlış kader anlayışlarını doğrudan Ehl-i sünnet'e nispet etmek yerine, Ehl-i sünnet'in gerçek kader öğretisinin yeniden anlaşılması ve doğru öğretilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü sorun, kader inancının varlığı değil; kader inancının yanlış anlatılması ve yanlış yaşanmasıdır.
Not: Bu değerlendirme, herhangi bir şahsı hedef alma amacı taşımamakta; Karar Gazetesi'nde yayımlanan bir yazıda dile getirilen fikirleri Ehl-i sünnet ilim geleneği açısından değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.
Yorumlar
Nezih BERKSOY
05-08-2026 22:52Muhteşem bir açıklama, ayrıntılı bir analiz, ilmi delillere dayalı bir yazı, objektif bakış açısı. Teşekkürler