• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

Bir mezhepsiz portresi

Bir mezhepsiz portresi
“Musa Carullah’ın, “Rahmet-i ilahiye Burhanları”, “İnsanların Akide-i İlahiyelerine bir Nazar” ve “Uzun günlerde Ruze” (Oruç) adlı kitaplarının içindeki bilgilerin çoğu İslam’ın usulüne tamamen aykırıdır. Kat’i naslara (Kur’ân ve Sünnete) muhalif olarak, dinler tarihi taraftarlarının İslâmiyet aleyhinde sarf ettikleri bozuk fikirlerinin te’yidi gibidir. Bir anlamda bir takım bâtıl ve küfrü gerektiren bilgilerdir...”

Ailesi aslen Güney Rusya’da Penza ilinin Çembar ilçesine bağlı Kikino köyünden olup sonradan Don nehri kıyısındaki Rostov şehrine yerleşmiştir. Musa Carullah 1875 yılında buraya yakın Novoçerkassk şehrinde doğmuştur. Babası, Molla Carullah, annesi Damolla Habîbullah Hazret’in kızı Fatıma Hanım’dır. İlk olarak Rostov’daki Rus mektebinde okudu. 1888’de annesi tarafından Kazan’daki Göl Boyu medresesine gönderildi. Annesi kendisinin din âlimi olmasını istiyordu. Üç sene burada tahsil gören Carullah başarılı olamayınca mektepten ayrıldı. 20’li yaşlarda daha iyi bir tedrisat için Maveraünnehre gitti. Fakat medrese eğitimi kendisine ağır geliyordu. Bu durum onun, hayatı boyunca medrese eğitimini tenkit etmesine yol açacaktır. 3-4 sene burada kaldıktan sonra Rostov’a döndü. Rus üniversitesine müracaat etti ise de Latince bilmediği için kabul edilmedi. Bu durum karşısında yeniden seyahatlere çıktı. İstanbul’a gelerek mühendis mektebine kaydoldu ise de devamını getiremedi. Kısa bir müddet sonra bırakarak bir hemşehrisinin tavsiyesiyle Mısır’a gitti. Ancak Mısır’daki maarifi de beğenmedi. Sanki dünyada onu yetiştirecek hoca yoktu. Bu sırada Muhammed Abduh ile tanıştı. Abduh bu parlak zekâlı, meraklı ve hisleriyle hareket eden genci kaçırmayacaktı. Felsefeye meraklı oluşu, dini meselelere lakaytlığı kendileri için biçilmiş kaftandı. Rusçadan başka Arapça ve Farsçayı da iyi derecede öğrenmişti. Dolayısıyla kitleleri etkileyebilecek bir seviyeye gelmişti.

Abduh, üç yıl boyunca hem kendisi hem de arzu ettiği hocalar eliyle Carullah’ın fikir dünyasını şekillendirdi ve ardından Kazan’a yolcu etti. Musa Carullah 1905’ten itibaren, Türkiye’de Mehmet Akif’in Sebilü’r-reşad ve Sırat-ı Müstakim gibi mecmualarda tercümeler yapmasına paralel olarak, o da Rusya Müslümanlarına Mısırlı reformcuların makalelerini tercüme etmeye başladı. Bu tercümelerin başında M. Abduh, Ferid Vecdi ve Kasım Emin’in yazıları geliyordu.

Musa Carullah bir ara Orenburg’da Hüseyniye medresesinde hocalık yapmaya başladı. Bu medrese cedid hareketinin merkezlerinden idi. Carullah burada fikirlerini serbestçe dile getirebilecekti. Ancak bu fikirleri ile İslam dünyasında büyük karışıklıklara yol açacak ve kendisi de devamlı tartışılır bir hale gelecektir. Hatta Osmanlı şeyhülislamlık makamı eserlerinin okuyanları küfre düşüreceğini belirterek yasaklatacaktır. Buna karşılık Carullah, 1900’lerin başında bizde İttihadçılar ve Asya’da cedidciler tarafından “İslam’ın Lutheri” diye anılıyordu.

Musa Carullah, 1904 -1914 yılları arasında Rusya Müslümanları arasında yapılan bütün toplantılara aktif olarak katıldı. İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Abdürreşid İbrahim gibi meşhur kimselerin reis olarak katıldığı bu kongrelere katılanların ekseriyetini Cedid Hareketi’nin mensupları oluşturuyordu. Kongrelerde “İmparatorluk ve Bolşevik çatışmasında Asya Müslümanlarının rolünün belirlenmesi, İslam âleminde yürütülecek faaliyetlerin nasıl ve hangi yolda olması gerektiği” gibi pek çok mevzu konuşulup tartışılıyordu. Sünni ve Şii diyaloğu ilk defa bu kongrelerde yapıldı. Konuşmalarda “…İslam’da tefrika olmasın. Bu Sünni, bu Şii, bu Şafii bu Hanefi denilmesin. Şiilik, Sünnilik yok…” denilmekteydi. Böylece asırlardır dünyayı idare eden Ehl-i sünnet halifeler ve Ehl-i sünnet Müslümanlar tefrikacı ve bölücü addedilmekteydi.

Sultan II. Abdülhamid Han bilhassa Ehl-i sünnet itikadını bozmayı hedef edinen bu toplantıları yakından takip ettiriyor ve bölücü faaliyetlerin önünü kesmeye çalışıyordu. Bu sebeple Musa Carullah ve ceditçiler II. Abdülhamid Han’a husumet besliyor ve İngiliz emellerine destek oluyorlardı.

Musa Carullah görüşlerini yayabilmek için doğru ve sağlam kaleleri yıkmanın şart olduğunu biliyordu. Dolayısıyla hedefinde öncelikle Ehl-i sünnet âlimleri vardı. Kelam ilmi hakkında lafoloji tabirini kullanan, bu ilmi, pratik bir faydası olmayan, manasız ve boş laflardan ibaret bir alan olarak gösterirken yüzlerce Ehl-i sünnet kelam âlimini de malayani işlerle uğraşan ve milyonlarca Müslümanı dalalete düşüren kimseler olarak göstermektedir

Buna rağmen Carullah’ın kelam ilmi hakkında söyleği fikirler tam bir fecaat misalidir. Ona göre “kelamî mezhepler”, “hamâkat (ahmaklık), taassup ve düşmanlık esaslarına dayanır” ve Müslümanları güzel öğretilerden mahrum bırakırmış. Milyonlarca Müslümanı sapıklık vadisinde şeytanın pençesine düşürürmüş(!). Bu itibarla kelam âlimleri anlaşılmayan, asılsız şeyleri, boş yere inanç esaslarına sokarak milyonlarca Müslümanı imanda şaşkınlık ve tereddüde sürüklemişler(!).

Yine Carullah’a göre kelam ilmi, ilimde ve dinde pratik faydayı sağlamadığı için, Müslümanları geri bırakmış, bataklığa sürüklemiştir(!). Zira kelamcıların hastalığı, sirayet yoluyla bütün Müslümanlara bulaşmış. Kelâm kitapları çekirge belası gibi bütün beldelere yayılmıştır(!). Medrese ve mekteplerde çocuklar bu kitapları öğrenmekten fırsat bulup faydalı ilimlerle meşgul olamamışlar. Milyonlarca çocuğun kıymetli ömürleri beyhude yere zayi olmuş. Allah’ın kitabı, Resul’ünün sünneti adeta unutulmuş. Böylece cehalet karanlığında yetişen Müslümanlar, her yerde başkalarının elinde esir gibi olmuş! (Görmez, Bigiyef, s.83-84). Mehmet Görmez, hem Carullah’a destek vermek ve hem de bu ifadeleri pekiştirmek maksadıyla şöyle bir açıklama getirmiştir: “Carullah’ın kelami mezhepleri hafife alması, onların tartışma usullerine, en çirkin taassup yollarına sülük ederek Müslümanların imanlarını çocuk oyuncağı gibi hafife almalarındandır.” Demek ki Görmez’e göre Carullah’a bu cesareti veren, “kelam âlimlerinin Müslümanların imanlarını çocuk oyuncağı gibi hafife almaları, keyfi tefsir ve yorumlar yapmaları, kitap ve sünnette gaflet etmeleri” imiş(!) (Görmez, Bigiyef, s. 84).

Kur’ân ve Sünnet hakkında keyfi ve maksatlı ifadeleri bulunan Musa Carullah dinin üçüncü temel delili olan “icmâ”yı ise neredeyse hiç kabul etmemektedir. İcmâ’nın kesinliği, bağlayıcılığı, genelliği, ebediliği ve senedinin bulunmasının zorunluluğu konularında, fıkıhçıların görüşünü kabul etmediğini açıkça bildirmektedir (Kitâbu’sSünne, s.123-125).

Musa Carullah için akıl o kadar önemli bir ölçüdür ki akla uygun gelmeyen hadisler uydurma mesabesindedir. Peki, kimin aklına göre? Bugün sadece ilahiyatlarda hoca olanların aklına müracaat edilse ortada hadis kalmaz. Musa Carullah ise, sadece akla uymayan değil, Kur’ân’a, fıtrata, tarihi hakikatlere, makam ve karineye uymayan hadislerin de uydurma olduğunu söylemektedir (Kitâbu’sSünne, s.21,26).

Hâlbuki vahyi, keşf ve ilhamla eş tutmak, son derece sakat bir düşüncedir. Musa Carullah’ın, vahyi bu ifadelerin arasında zikretmesinin nedeni, vahye önem verdiği görünümünü oluşturmaktadır. Buradaki asıl maksadın, ilham ve keşfi vahiyle eşit tutarak, vahyin itibarını sarsmak olduğu aşikârdır.

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.