Hukuku linçten kim koruyacak
AnalizAdalet, gürültüde değil sessizlikte çalışır. Oysa modern dünyada adalet, hiç olmadığı kadar gürültüye maruz kalıyor. Sosyal medya, televizyon ekranları ve dijital arşivler; henüz açılmamış dosyaların, dinlenmemiş tanıkların ve okunmamış delillerin önüne çoktan hüküm koyuyor.
Dr.Mehmet Yavuz adaleti anlatıyor:
Adalet, gürültüde değil sessizlikte çalışır.
Oysa modern dünyada adalet, hiç olmadığı kadar gürültüye maruz kalıyor. Sosyal medya, televizyon ekranları ve dijital arşivler; henüz açılmamış dosyaların, dinlenmemiş tanıkların ve okunmamış delillerin önüne çoktan hüküm koyuyor.
Oysa adaletin doğal ortamı sessizliktir. Deliller kendi zamanında konuşur; tanık güvenli alanında ifade verir; hakim masasında dosyayı inceler. Bu süreç aceleyle değil, şüpheyle yürür. Çünkü adalet, şüphe etme sanatıdır.
Modern hukuk sistemleri bu sebeple iki temel ilkeyi titizlikle korur: soruşturmanın gizliliği ve masumiyet karinesi.
Bir dosya kamuya sızdırıldığında delil değerleri değişir. Suçsuz biri lekelenir; suçlu biri kaçış alanı bulur. Hukukun sessizliği, toplumun duygusal taşkınlığından korunmak içindir.
Dijital Çağ: Yargıya Giren Gürültü
20 yıl önce kamuoyu gazetelerden oluşurdu; bugün saniyeler içinde sosyal medya meydanlarına dönüşüyor. Bir paylaşım, binlerce yoruma; o yorumlar siyasi baskıya; siyasi baskı yargı stresine dönüşüyor.
Sosyal psikoloji bize şunu söyler: İnsan kalabalık içinde kaldığında bilişsel süzgeçlerini kaybetmeye eğilimlidir. Linç kültürü, bireysel vicdandan değil; çoğul cesaretin sağladığı güven duygusundan beslenir. “Herkes yapıyorsa ben de yaparım” düşüncesi, kişisel sorumluluğun yerini alır. Bu iklimde suç isnadı bir bilgi aktarımı olmaktan çıkar; hızla yayılan bir duygusal bulaşmaya dönüşür.
Bir Medeniyet Standardı: Masumiyet Karinesi
Batı Roma’dan bu yana yazılı olan bir kural vardır: Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur.
Bu şüphelinin korunması için değil; toplumun öfke duygusunun frenlenmesi için vardır. Eğer toplum önce suçlayıp sonra delil ararsa, adalet tarih öncesi kabile cezasına döner.
Türk Ceza Kanunu’nun özellikle iki maddesini hatırlatmak gerekir. TCK 285, soruşturmanın gizliliğini ihlal edenlere bir yıla kadar hapis cezası öngörür. TCK 277 ise yargı görevini engelleme veya etkileme fiilini iki yıldan dört yıla kadar hapisle cezalandırır. Bu düzenlemeler, haber alma özgürlüğünü sınırlamak için değil; yargısal dengeyi korumak içindir. Çünkü bir ülkede yargı kararları mahkeme salonları yerine sosyal medya paylaşımları ve kampanyaları üzerinden şekillenmeye başladığında, hukuk kamusal gürültüye teslim edilmiş olur.
Delile Karşı Sosyal Baskı
Deliller hassastır; tanıklar ürkektir; sanık savunması incinmeye müsaittir. Eğer medya bir tanığı linç ederse, ifade gerçeğe göre değil, korkuya göre şekillenebilir. Nöropsikiyatri bunu şöyle tarif eder:
Sosyal baskı amigdala aktivasyonunu artırır.
Amigdala baskısı çaresizlik, geri çekilme ve itaat üretir.
Tanık, gerçeği değil, toplumun istediğini anlatmaya meyil gösterir.
Bu durumda adil yargılama tehlikeye düşer.
Kitle Psikolojisinin Mahkemeleşmesi
Medya artık yalnızca bilgi taşımıyor; hüküm dağıtıyor. Dolayısıyla ekranlar birer “hızlı mahkeme kürsüsü” haline geldi. Bu süreçte iki risk büyür:
Psikolojik üstünlük savaşı: Taraflar, hukuki somutluk yerine algı operasyonu üretir. Kim daha çok bağırırsa, sosyal hakimiyeti o kurar. Hafıza tahribatı: Kamuoyu, dava sonucunu değil ilk infaz anını hatırlar. İnsan beyni bir etiket yapıştırdıktan sonra geri adım atmaz.Yayın Yasaği
Yayın yasağı delil ve tanık güvenliği içindir. Bir sansür değildir, bir güvenlik protokolüdür.
Halk bunu eleştirebilir.
Ama medya baskısı altında susan ya da etkiyle ifade veren tanığın vebalini kim üstlenecek?
Dijital Linç
Bir insan mahkemeden beraat edebilir; ancak dijital dünyada beraat diye bir müessese yoktur. İnternet, suçsuzluk kararını değil, linci arşivler. Kaybolan yalnızca itibar değil; meslek, güven ve aile düzenidir. Bu ceza, hukukun verebileceği her yaptırımdan daha ağırdır. Ve çoğu zaman geri dönüşü yoktur.
Medya Şovu
Televizyon programları davaları, “reyting ekonomisi”nin ham maddesi haline getirir. Hukuki bilgi yerine; dram, gerilim, varsayım ve duygusal yönlendirme üretilir. Oysa yargı sükûnet ister. Reyting ise bu sükûneti sistemli biçimde yok eder. Hukuk sessizlikte düşünür, reyting gürültüyle kazanır.
Sorunun Derininde Şu Var: Toplum Sabırsızdır
Hukuk zamana ihtiyaç duyar; toplum ise anlık tatmin ister. Bu gerilimde yargı, bir bilgi, delil ve hüküm kurumu olmaktan uzaklaşıp, duyguları yatıştırmaya indirgenen bir tatmin aracına dönüşme riski taşır.
Diğer taraftan “geciken adalet, adalet değildir” sözü, hukuk metinlerinin süsü değil; toplumsal psikolojinin özüdür. Yargı, makul sürede karar veremediği her dosyada toplumun sabrı tükenir. Dosya kapalı kaldıkça meydanlar hüküm dağıtmaya başlar.
Belirsizlik uzadığında öfke serbest kalır. İnsan beyni bilinmezliğe tahammül edemez; nöropsikolojik refleks gereği hızlı sonuç arar. Böylece hukukun gecikmesi, ifşa kültürünün doğal zemini haline gelir.
ABD’de O.J. Simpson davası, hukuk tarihinde medya baskısının yargı üzerindeki etkisini görünür kılan sembol davalardan biri olarak hatırlanır. Hakimin yanında ikinci bir mahkeme kuruldu: CNN, günler süren canlı yayınlarla mahkeme sürecini anbean gözler önüne serdi. Ancak yıllar sonra akademik raporlar, medya baskısının jüriyi psikolojik stres altına soktuğunu doğruladı. Sonuçta mahkeme, medyanın linç çabasıyla “büyük ihtimalle suç işledi ” tezine karşılık kesin kanaat aramış ve Simpson’u suçsuz bulmuştu.
Kim Koruyacak?
Savcı mı?
Hakim mi?
Kanun mu?
RTÜK mü?
KVKK mı?
Polis mi?
Herpsi bir yere kadar. Asıl koruyacak olan toplumun vicdani sabrıdır. Adalet, kalabalıkların sloganına göre değil, delilin ağırlığına göre karar verdiğinde anlam kazanır.
Hukuk gürültüyü duyduğunda, amigdala devreye girer; amigdala devreye girdiğinde, düşünme zayıflar, düşünme zayıfladığında, hüküm duygusallaşır.
Adalet, duygusallaştığı an trajedi başlar. Ve o trajedi genellikle şu soruyla biter:
Hukuku linçten kim koruyacak?
İlginizi Çekebilir