© Medya Mit

Güç zehirlenmesi

Dr. Aliosman Dağlı

"Güçlü Birey" Yanılgısından Kulluk Makamına

Modern çağın en sinsi hastalığı, insanın kendi acziyetini unutup kendine yettiğine inanmasıdır. Hümanist ve seküler bakış açısı, insanı "biricik, kendine yeten ve her şeye gücü yeten" değerli bir varlık olarak pazarlarken; İslam, insanın fıtratındaki fakirliği, zayıflığı ve acziyeti hatırlatır. Zira güç ve kuvvetin yegâne kaynağı Kavî ve Kâdir olan Yüce Allah’tır. Kul, kendi nefsinin zilletini ve fakrını tam olarak kavrayamadıkça, Allah’ın yüceliğini ve kudretini hissedemez; imanı ise sadece taklitte kalır.

Tarih, kendinde güç vehmedenlerin hazin sonlarıyla doludur. Rabbimiz; Firavun, Nemrut, Karun ve Hâmân gibilerine mühlet tanımış, hatta azgınlıklarının zirveye çıkması için onlara "istidraç" kabilinden bazı imkânlar vermiştir. Ancak bu zalimlerin, önünde sonunda Allah’ın mutlak hükümranlığı karşısında nasıl boyun büktükleri Kur’an’da ibretle anlatılır. Bugünün dünyasında da Batılı fikirlerin etkisiyle dile pelesenk olan "güçlü birey", "güçlü kadın" veya "güçlü çocuk" gibi tabirler, aslında tevhid inancına aykırı, nefsi ilahlaştıran seküler birer tuzaktır. Müslüman için "güç", Allah'a yakınlıkta ve kulluktaki derinliktedir.

İslam tasavvufu, "Nefsini bilen Rabbini bilir" düsturuyla en yüce hedef olarak "kulluğu" gösterir. Hz. Musa’nın (as) Medyen’de bir ağaç altında, "Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım" diyerek fakrını dile getirmesi, onun önünü açan sır olmuştur. Ne zaman ki bir peygamber veya bir veli, Allah katındaki acziyetine tam bir teslimiyetle sarılmışsa; işte o zaman maddi ve manevi hükümranlık ona emanet edilmiştir. Peygamberlerin mucizeleri veya evliyanın kerametleri, kulların değil, söz sahibinin ancak Allah olduğunu hatırlatan ilahi ikazlardır.

Kendini becerikli, seçilmiş veya bizzat değerli görenler, farkında olmadan Allah’ı kendilerine hasım edinmiş sayılırlar. Mütedeyyin ve muhafazakâr çevrelerin hümanist veya feminist akımların "güç" odaklı lisanına teslim olması, büyük bir zihni savrulmadır. Eğer acilen Allah’ın ve kulun sıfatlarına dair anlayışımızı gözden geçirmez, küfür kaynaklı bu eğilimlerden yüz çevirmezsek; toplumsal bir fitne ve helak kaçınılmazdır.

Günümüzde bazı mütedeyyin çevreler dahi, Efendimiz’in (sav) "Kuvvetli mümin zayıf müminden daha hayırlıdır" (Müslim, Kader 34) hadis-i şerifini, Batılı manada bir "güçlü birey" vurgusu olarak algılama hatasına düşmektedir. Oysa bu nebevi ikaz; nefsi şımartan bir güç gösterisi değil; aksine nefse, şeytana ve şeytanlaşmış odaklara karşı gösterilecek bir mukavemet ruhudur. Mümin, Allah’tan yardım dileyerek asla acz göstermez; ancak bir sonuçla karşılaştığında "şöyle yapsaydım böyle olurdu" diyerek şeytana kapı açmak yerine, "Allah’ın takdiri budur" diyerek mutlak güce teslim olur.

Sonuç olarak, gerçek izzet, güç devşirerek Firavun gibi ilahlık taslamakta değil, Allah’a tam bir acziyetle sığınmaktadır. Bizim için Bed’î (biricik) olan da, Kâdir (gücü yeten) olan da, A’lâ (en yüce) olan da yalnızca O’dur. Kulun en büyük gücü, güçsüzlüğünü idrak edip "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" sırrına ermesidir. Kendini güçlü görenlerin kibri, ilahi gazabın davetçisidir; kendini aciz bilenlerin gözyaşı ise rahmetin anahtarıdır.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER