• DOLAR
    41.27
  • EURO
    48.66
  • ALTIN
    4850.3
  • BIST
    10.449
  • BTC
    112074.59$
Deneme Reklam

ABD ve Batı İran'ı yıkmak ister mi?

ABD ve Batı İran'ı yıkmak ister mi?
Yaygın kanaatin aksine İran’daki Şii rejim, Batı’ya rağmen değil; Batı’nın devre dışı kalmamayı tercih etmesiyle iktidara yürümüştür. Şah yönetimi Batı için sürdürülemez hâle gelmiş, toplumsal meşruiyetini kaybetmiş ve maliyetli bir yük durumuna düşmüştür. Bu boşlukta Humeyni liderliğindeki yapı yükselmiş, Batı ise bu yükselişi durduracak ciddi bir refleks göstermemiş; aksine süreci destekler görünmüştür.

ABD ve Batı, İran’ı yıkmak ister mi?

Ortadoğu’da hiçbir kriz kendiliğinden doğmaz; çoğu, uzun vadeli stratejilerin planlı sonuçlarıdır. İran meselesi de bugün yaşanan sıcak gelişmelerden ibaret değildir. 1979 İran Devrimi yalnızca bir halk ayaklanması değil, küresel güç dengelerinin sessizce yeniden şekillendiği bir kırılma noktasıdır.

Yaygın kanaatin aksine İran’daki Şii rejim, Batı’ya rağmen değil; Batı’nın devre dışı kalmamayı tercih etmesiyle iktidara yürümüştür. Şah yönetimi Batı için sürdürülemez hâle gelmiş, toplumsal meşruiyetini kaybetmiş ve maliyetli bir yük durumuna düşmüştür. Bu boşlukta Humeyni liderliğindeki yapı yükselmiş, Batı ise bu yükselişi durduracak ciddi bir refleks göstermemiş; aksine süreci destekler görünmüştür.

Bunun nedeni basittir: Şii İran, Sünni dünyanın merkezî ve kapsayıcı bir güç hâline gelmesini engelleyen doğal bir bariyer işlevi görmektedir. Osmanlı benzeri bir siyasi ve ahlaki merkez fikri, bu mezhepsel kırılma sayesinde daha doğmadan bastırılmak istenmiştir. İran rejimi, bu yönüyle küresel sistem için yalnızca bir tehdit değil, aynı zamanda kullanışlı bir denge unsurudur.

Bu çerçevede son yıllarda İran’ın dini hiyerarşisinde ve askerî komuta kademesinde yer alan bazı üst düzey isimlerin hedef alınması da rejimin sonuna işaret etmemektedir. Aksine bu tür operasyonlar, İran’ın tamamen tasfiye edilmesini değil; belirli sınırlar içinde tutulmasını amaçlayan müdahalelerdir. Karar alma mekanizmasını sürekli teyakkuz hâlinde tutan, iç dengeyi sertleştiren ve dış tehdit algısını diri tutan bu hamleler, rejimi yıkmaktan çok onu daha kapalı ve güvenlik merkezli bir yapıya zorlamaktadır. Bu durum, İran’ın zayıflatılmasından ziyade fonksiyonel kontrollü bir tehdit olarak ayakta tutulduğunu göstermektedir.

Bugün sıkça sorulan soru şudur: Madem Batı İran rejimini bu denli sorunlu görüyor, neden onu bütünüyle devirmiyor? Çünkü İran, yıkılması gereken bir düşman değil; ayakta tutulması gereken bir tehdittir. Kontrollü biçimde varlığını sürdürmesi, İsrail’in güvenlik söylemini canlı tutar, Körfez ülkelerini ABD’ye bağımlı kılar ve bölgeyi sürekli kırılgan bir çizgide mahkûm eder.

İran’ın zaman zaman artan saldırganlığı da bu bağlamda okunmalıdır. Bu hamleler ABD’ye karşı gerçek bir meydan okuma olmaktan çok, iç kamuoyuna, Şii eksene ve bölgesel aktörlere verilen mesajlardır. İran yüksek sesle konuşur; ancak geri dönülmez geniş kapsamlı bir çatışmadan bilinçli biçimde uzak durur. Gerilim vardır, fakat kopuş yoktur. Bu kontrollü tansiyon, sistemin işleyişine uygundur.

ABD cephesinde ise hedef İran’ı ortadan kaldırmak değildir. Asıl amaç, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini İsrail merkezli biçimde yeniden düzenlemek, Körfez–İsrail normalleşmesini kalıcı hâle getirmek ve Türkiye’yi denge kurucu pozisyondan uzaklaştırmaktır. Sürekli kriz, fakat asla nihai savaş… ABD’nin bölgeye bakışı uzun süredir bu ilke üzerine kuruludur.

Bu denklemde Rusya ve Çin’in tutumu da dikkat çekicidir. Her iki aktör de İran’ın tamamen çökertilmesini istememekte; fakat onun bölgesel bir merkez güce dönüşmesini de riskli görmektedir. Rusya açısından İran, Batı’yı meşgul eden stratejik bir cephe; Çin açısından ise enerji ve ticaret hatlarının vazgeçilmez bir durağıdır. Bu nedenle Moskova sert açıklamalarla pozisyon alırken fiilî müdahaleden kaçınmakta, Pekin ise istikrar vurgusuyla gerilimin belirli bir eşiği aşmasını istememektedir. Sessiz destek, ölçülü mesafe ve kontrollü diplomasi, Rusya ve Çin’in İran politikasının temelini oluşturmaktadır.

Bu tabloda İsrail’in politik aklını şekillendiren Siyasal Siyonizm’in güvenlik paradigması da göz ardı edilemez. Tehdidi yalnızca askerî değil, varoluşsal bir düzlemde tanımlayan bu yaklaşım, orantısız güç kullanımını meşrulaştıran bir zemin üretmektedir. Sivil kayıplar karşısındaki umursamaz tutum, artık “kaçınılmaz yan etki” söylemiyle geçiştirilen bir insani dram değil; bilinçli bir caydırıcılık stratejisinin parçası hâline gelmiştir. Bu yaklaşım, güvenliği kalıcılaştırmak yerine şiddeti normalleştirmekte; İsrail’i savunma refleksiyle değil, saldırgan bir üstünlük diliyle tanımlamaktadır. Siyasal Siyonizm’in bu sert güvenlik okuması, bölgeyi istikrara yaklaştırmaktan çok, sürekli gerilim üreten bir kapalı devreye hapsetmektedir.

Tam bu noktada Türkiye’nin duruşu belirleyici hâle gelmektedir. Türkiye için en riskli yol, mezhep merkezli bir okumaya savrulmaktır. Türkiye Sünni dünyanın lideridir evet ama ne aktif bir aksiyon almalı ne de İran’la açık bir bilek güreşine sürüklenmelidir. Asıl rolü; mezhep üstü, devlet aklıyla hareket eden, sessiz ama etkili bir denge kurucu olmaktır.

Türkiye’nin gerçek gücü çatışmada değil; çatışmayı anlamsızlaştıran pozisyonlar geliştirebilmesindedir. Taraf olmak küçültür, denge kurmak merkezleştirir. Mezhep dili kısa vadede alkış getirebilir; fakat uzun vadede Türkiye’yi tarihsel rolünden uzaklaştırır. Bugün Türkiye’nin sınavı, gürültülü kamplara kapılmadan, bölgenin vicdanı ve aklı olabilmektir.

İran meselesi bir rejim meselesi değil; küresel sistemin süreklilik stratejisidir. Bu oyunda kazananlar bağıranlar değil, sabırla denge kuranlardır. Türkiye’nin önündeki asıl sınav da budur: Sessiz alanını koruyarak merkezde kalabilmek.

MEHMET YAVUZ

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!

Yorumlar

  • yorum avatar
    Selami ALBAYRAK
    04-03-2026 11:27

    Makaledeki görüşlere tümüyle katılıyorum. Belki ilave bir soru, sonraki yazılarınıza konu edilebilir. BUGÜN DÜNYADA YAHUDİLERİ DE HIRISTİYONLARI DA DİN TEMELİNDE BİRARADA TUTAN YAPILAR VAR. Ör. İsrail, Vatikan. İslam dünyası “ Halifeliğin Kaldırılması” ile özellikle siyasal organizasyon kabiliyetlerini kaybettiler ve özellikle yeni dünya düzeninin oluşturulmaya çalışıldığı günümüzde, bütüncül hareket edemeyen parçalara dönüştüler. Halifeliğin kaldırılması da bu projenin bir parçası mıydı?

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.